‘Geçmiş ve Geleceğin Pençesinde Sıkışıp Kalmak’

18 Aralık of 2010 by

‘Geçmiş tekrar aynı yollardan geçmeyeyim diye bıraktığım ayak izleri gibi.

Ona arada sırada bakmalı, her zaman değil.’

Yaşanacak bir hayat yok; şu andan başka. Geçmiş! Bir hayal artık, gelecekse kim bilebilir ki?

Ve bir üstadın da güzel ifadesiyle ‘bu dünyada alınacak soluğun olduğu sürece asla endişe etmemen gereken iki gün vardır; gelmemiş olan gün ve geçmiş olan gün…’

Sıkıntı gelip gitmek bilmeyince

Hep söylenir; yaşanan an şu andır diye. Bunun gerçekten ne anlama geldiğini hiç anlayamadık. Şu an bir sonrakini yaratır, bir önceki de geçip gitmiştir zaten. Ancak geçmişe ve geleceğe bedenimiz değil, düşüncemiz takılır. Zihin takılmış plak gibi geçmişe veya geleceğe sarar. O anda kaygılar yaratır ve şu anı kaçırırız. Yaşanan anı dolu dolu yaşayamamışsak, korkularımızla engellemişsek eğer o anda yaşamaya devam eder dururuz. Bu bakımdan da zaman aslında her birimiz için farklı işler. Zamanın hepimiz için aynı biçimde işlediğine kesinlikle inanmıyorum. Her birimizin biyolojik saati farklıdır ve bu farklılığı ancak kendi kendimize bulabiliriz. İnsanların belli yaşlarda ve belli zamanlarda belli şeyleri yapıyor olmalarından dolayı kaygıya kapılıp, hissetmeden bu yapılan şeyleri tekrarlamamalıyız. Bizim için henüz zamanı gelmemiş olabilir.

Sıkıntılar; bu kaçırdığımız anların ve henüz bizim için zamanı gelmediği halde düşüncemizi, yaşamımızı ve ruhumuzu doldurduğumuz şeylerin baskısının su yüzüne çıkışından başka bir şey değildirler. Aslında ölüdürler ve ölü oldukları için de eğer yaklaşımınızı değiştirmezseniz yavaş yavaş sizi de öldüreceklerinden kaygı duymayın…

Aslında o an bunun bir ruh hali olduğunu kabul etmekten başka bir çaremiz de yoktur. Hissettiğimiz bu duygunun geçmişte hangi deneyimlerle beraber bize geldiğini izlemekten başka bir çözüm de yoktur. O durumla yüzleşmemiz gerektiğini anlamak, kabul etmek ve fark etmekten başka…

Ve hep aynı yanlışa düşerek kendimizi suçlamak… Bu kesinlikle bizi bir adım bile ileriye götürmez. İnsanın kendini suçlaması kendini zehirlemesiyle aynıdır. Bu zehir yavaş yavaş ruhunuza yayılır ve bir an gelir fark ederseniz ki yumak işin içinden çıkamayacağınız denli büyümüştür. Bu durumda bir şeyler yapmak, bir yerlere gitmek isteriz. O anın dokusundan bizi uzaklaştıracak bir yol arar dururuz. Kaçışımız biz nereye gidersek sıkıntının da bir gölge gibi takip etmesine engel olamaz ne yazık ki…

Olan olmuş, biten bitmiş, yaşamınız sizi şu an olduğunuz yere getirmiştir. Deneyimleriniz sizi mutlandırmış, üzmüş, göklere çıkarmış veya yerlere indirmiş olabilir. Olsun varsın. Kabul etmenin, anlayış göstermenin ve kendimizi hoş görmenin zamanıdır.

Eski bir Pakistan şarkısında söylendiği gibi; ‘Hayatımız mevsimler gibidir. Herkes bilir ki, mevsimler geldiklerini ve gitmekte olduklarını belli ederler. Oysa hayatımızda değişenleri bizim anlamamız, fark etmemiz gerekir. Neyin başlamakta olduğunu değil belki ama neyin bir daha yaşanmamak üzere geçip gittiğini…’

Olympos, Ekim, 2008

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Gece ve Gündüzün Çocukları; Ayışığı ve Günışığı

Next:

Alakır’ın Sesi, Benim Sesim

You may also like

Post a new comment