21 Nisan

16 Aralık of 2010 by

Bugün de önceki günlerin yorgunluğunu atamamış bir şekilde erkenden kalktık. Ama aldığımız uyku bize yeter de artardı bile.

Otelde kahvaltımızı ettikten sonra şu meşhur Prado Müzesi’ni görmeye gittik. Madrid sokaklarında sabah seke seke yürürken kafamın içinde fonda pasadoble çalıyordu, bu neşeli müzik türü bugünlerde genç İspanyolların anneannelerinin dinlediği bir tür olmakla beraber dünyaca ünlü.
 
 
Prado Müzesi kaldığımız yere çok yakındı. Zaten üç büyük müze bu cadde üzerinde sıralanmıştı. Ki bu cadde boyunca ilerlerken sonradan kaybolacaktık ama kaybolmak bir turist için iç açıcı bir şey, gündüzse ve haritan varsa tabi. Neyse bu üç müze, sanat tarihine damgasını vurmuş, onu yönlendirmiş nice ustanın işleriyle dolu üç klasik müze ile bir adet çağdaş sanat müzesi idi: Museo del Prado, Thyssen – Bornemiszka, Reina Sofia ve Caixa Forum.
 

Avrupa’da 25 yaşın altında ve Avrupa Birliği’ne üye olan herhangi bir ülkede okuyor isen, öğrenci değişim programıyla gelmiş olsanız dahi) müzelere giriş ücretsiz.

Prado Müzesi elinde paletle yerinden doğrulmuş bir Velasquez heykeli ile karşıladı bizi. Binanın ziyaretçi girişi cephesine ilerlediğimizde ise, Prado’yu adeta kendi eserleriyle ‘kapatmış’ olan usta Goya kaidesinde Maya’nın uzandığı asık yüzlü heykeli, John Singer Sargent’ın müzeye konuk olan ‘Edward Darley Boit’nın Kızları’ adlı eserinin devasa afişi ile karşı karşıya duruyorlardı. 

Biletimizi alıp içeri girdik, daha ilk bölümde, müzeyi bir günde bitirememe korkusuna düştüm. Fakat azimle ve çabayla (!) bunun da üstesinden geldik.

Günümüzde sanat denilince akla bu tür işler gelmese de görsel sanatların çıkış noktasını oluşturan resim sanatının nerelerden nasıl geldiğini görebilmek insanı mutlu ediyor. Tiepololar, Poussinler, Van der Weydenler, Tintorettolar, Sorollalar, Grecolar, Riberalar, Murillolar, Boschlar, Velasquez ve Goyalar…Avrupa insanları bu ustalarla küçük yaşta tanışıyor. İlkokul öğrencileri sınıf halinde meraklı bakışlarla öğretmenlerinin eşliğinde geziyorlardı.

Eklemem gereken şey, diğer katlarda da Goya olmasına rağmen, en üst kat tamamen Goya’nın. Sanırım Goya’dan sonra en çok eseri bulunan ressam Velasquez, onun dışında tahminimce Ribera ile Endülüslü ressam Murillo sıralanıyor. Flâmenko ressamları var bir de, onları Sevilla’daki müzede de göreceğimiz için ayrıca sevinçliyim.

Bu arada İspanyollar başka milletlerden gelen özel isimleri de İspanyollaştırıyorlar. Mesela Hollandalı ressam Hieronymus Bosch; ‘El Bosco’, Michelangello; ‘Miguel-Angel’, Dürer; ‘Durero’, Rafaello ; ‘Rafael’ … Kaldı ki İngilizce isimle açılmış olan mekân adları da yazıldığı gibi okunuyor: Fun Club, Jackson, Elephunk gibi… Yani bir kelimenin orjinal telaffuzuna saygı duymamak olarak algılanabilir bir durum fakat Amerika’ya gebelikten ileri gelen İngilizce yarışına kalkışmamaları da bence takdir edilesi.

 
Müzeyi bitirdik. Ama hala gündüzdü! Şehre daldık, çimenlerde insanlar oturuyor, İspanya’nın pırıl pırıl güneşi tarihi binaların keskin kenarlarına vuruyordu. Biz caddeye vurup fütursuzca yürürken kaybolduk, kaybolduğumuz yerlerden bina, anıt, sokak fotoğrafları getirdim… Ama acıkınca yolu bulduk, otelimizin sokağında bir Tapasçı, kardeşim burayı da Endülüs’e benzetti, girdik içeri una Caña (bir bardak bira) ile güzel bir tostada. Tabi bu ikindi çayı niyetine geçecek olan bir öğün. Tapas, küçük porsiyon demek, neredeyse her şeyin tapası mevcut. İspanya krizde olduğundan dolayı olabilir, tapas bir porsiyonun yarısı yahut üçte biri kadar ve bir porsiyon yiyecek pahalı. Gerçi Avrupa’nın çoğu büyük şehri aşağı yukarı aynı fiyatta porsiyon sunuyor fakat tapas bulunmuyor. Farkı bu.
 

Akşamında yine İranlı dürümcüye gidip Türk iştahımızı kutsadık. Şen şakrak çıkmış, sokak lambalarıyla aydınlatılmış sokaklarda bir şeyler içecek bir yer arıyorken bir şey hissedip arkamı dönmemle beraber gözleri kaymış üç tane ipsiz sapsız uzun adamla burun buruna gelmem bir oldu, ani bir hareketle fotoğraf çantamı önüme aldım, ne oluyor gibisinden bir şeyler sorduk, homurdayarak gittiler gözleri yarı kapalı. Çantamın kapağı açılmıştı da objektiflerim yerindeydi. Madrid hırsızları dünyanın en profesyonel hırsızları arasında imiş meğerse. Madrid metrosuna girip de çarpılmayan turist sayısı, pirinç paketinin içine karışan tahıl böceklerinin sayısı kadardır. Amman dikkat diyor ve gördüğüm bir caz barın önünde durup, meydanın fotoğrafını çekerken kardeşimin homurdanmaları üzerine Garcia Lorca heykelinin ardına düşen açık kafede bira içmeye çekiliyoruz.

Previous:

20 Nisan

Next:

22 Nisan

You may also like

  • 16 Ara

    21 Nisan

    Madrid / Özlem Dikel

    Bugün de önceki günlerin yorgunluğunu atamamış bir şekilde erkenden kalktık. Ama aldığımız uyku bize yeter ...

  • 17 Ara

    22 Nisan

    Madrid / Özlem Dikel

    Bugün üçüncü gün ve bense Barcelona’dan beri hala dinlenememiş bir halde olmama rağmen azmimi koruyarak ...

  • 15 Ara

    20 Nisan

    Madrid / Özlem Dikel

    Barcelona’dan Madrid’e uçuşumuzun olduğu günün sabahında havayolu şirketinden gelen mailde, volkan patlaması nedeniyle uçuşumuzun iptal ...

  • 18 Ara

    23 Nisan

    Madrid / Özlem Dikel

    Bugün Madrid’deki son günümüz. Kahvaltıdan sonra, Sevilla’ya gitmek üzere otobüsten yer ayırttık. Dili fransızca olan ...

Post a new comment