23 Nisan

18 Aralık of 2010 by

Bugün Madrid’deki son günümüz. Kahvaltıdan sonra, Sevilla’ya gitmek üzere otobüsten yer ayırttık. Dili fransızca olan bilgisayarın internetinde kredi kartımla ilgili sorun oluştu, Mendez Alvaro Estacion Sur’da güneye giden otobüs firmalarından biri olan Socibus’ un gişesi ile telefon görüşmesi yapmamız gerekti.

Onu da hallettikten sonra, gönül rahatlığı ile Caixa Forum’a yol aldık, geçen günlerde gittiğim müzeler ile aynı caddede bulunuyor. Bu caddenin adını hatırlamıyorum. Calle de las Huertas’ın kavuştuğu cadde.

Bu arada, Madrid’in bu kısımları Kadıköy’ ü andırmıyor değil. Zaten İspanya’da olduğum süre içersinde İstiklal Caddesi, Karaköy, Kadıköy, Tünel, Galata gibi yerlerimizi çağrıştıran bir yerler oldu hep.

Madrid’de iki geleneksel müzenin yanısıra bir diğer geleneksel müze olan, Picasso’ nun ‘Guernica’ sının da bulunduğu Reina Sofia’ yı ziyaret etmek de gerekli. Fakat biz dün bir hata yaparak Reina Sofia ile Thyssen-Bornemiszka arasından Thyssen’ i seçtik. Şimdi az kalan zamanımızda ise Reina Sofia gibi bir diğer geleneksel sanat müzesine gitmeyi değil de bir Modern Sanat Müzesi olan Caixa Forum’ a gitmeyi tercih ettik. Thyssen fiyaskosunu saymaz isek şimdilik güzel tercihlerle ilerliyoruz. Turistin zamanı çok değerli.

Caixa Forum’ da bizi bekleyen güzelliklerin öncü habercisi, binanın ta kendisi idi.

İçi ve dışı itibariyle fotoğraflarda görüleceği üzere, çok güzeldi. A mi me gusta.

İçerde Miquel Barcelo sergisi ile beraber bir grup fotoğrafçının projesini gerçekleştirdiği güzel bir fotoğraf sergisi ile beraber, Türk ressamları sergisi vardı. Üçüne de kronolojik sıra ile tek tek değineceğim.

Avrupa’ da müze müze gezip duruyorum. Teni pas parlak, boynu bükük, kimi zaman dikey, kimi zaman diyagonal vücudu, hüzünlü yüzlü -gözleri kapalı Çarmıhta İsa’lar gördüm. Fakat bu çağdaş sanatçının İsa yorumu, görülmeye değer olmak ne kelime, vurucu, yıkıcı hatta rüyalara girecek cinstendi. Burada makineyi eserlere doğrultup fotoğraf çekmek yasak olduğu için, (zaman zaman gizlice çektim, özelliklerle Türk modern sanatçıları sergisinde, onu da birtakım prosedürler sebebiyle koyamayabilirim) sizlere gösteremiyorum. Fakat bu da sizin merakınızı cezb etsin, eğri büğrü bir forma sahip bu İsa, Hıristiyan literatürünün algısında bir hata gibiydi. 

 
Bu sanatçı Louvre’da – geçici sergiler kısmında olsa gerek – işi sergilenen en genç sanatçıymış. 70’lerden sonra ‘resim öldü’ nidalarına sanıyorum ki “Ben yapıyorsam demek ki hala ölmedi” cevabını vermiş olsa gerek, Velasquez, Rembrandt, Tintoretto gibi ressamların geleneğinden aldığı temellerle bu sanatı başka mecralarda devam ettirmiş. Malzemeleri kendine özgü, yöntemi kendine özgü ve yırtıcı. Meraklıları internetten bir göz atsın derim. Yaşam hikâyesiyle ilgili Wikipedia haricinde bilgi sahibi değilim, ama bir arkadaşım bana sonradan onun ya genç öldüğünü ya da öldürüldüğünü söylemişti, internet araştırmasıyla bu bilgiyi kesinleştiremedim.
 
Bir üst katta sanatçıların her birinin üçüncü dünya ülkelerindeki sorunlardan yalnızca birini inceleyen projeleriyle karma bir fotoğraf sergisi vardı. Bu konuları ele alan çoğu belgesel fotoğraflarında olduğu gibi çarpıcı kareler seçenleri de vardı, vuruculuğun garip rahatsız edici bir sakinlikteki durağan kadrajlara yansıdığı fotoğraflar da vardı. Erkeğin kadına uyguladığı şiddet( kezzap atılmış yüzler), ekonomisi fakirleşen ülkelerde toplumda hortlayan alkolizm, Venezüella’da yönetim değişikliğinin getirdiği sorunların şehrin imarında gözlemlenebilmesi… İşlere iyice baktıktan sonra her bir fotoğrafçı ile yapılmış olan röportajları izledim. Ne yaptığını bilen duyarlı insanlardı.
 

Gelelim diğer kata, Türklerin sergisine. Burada Sanayi-i Nefise Mektebi’nin seçilmiş öğrencilerini Paris’ e göndermesiyle batı etkisine maruz kalıp değişmeye, modernleşmeye başlayan Osmanlı temelli resim sanatımıza değiniliyor. Türkiye Merkez Bankası’nın koleksiyonundan faydalanılmış. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda 40’ların 50’lerin Paris Okulu’nun, Amerikan Soyut Dışavurumcuları ile beraber resmimizde bıraktıkları etkileri gördüğümüz bu sergide Ömer Uluç, Mustafa Ata, Nejad Devrim, Zeki Faik İzer gibi ressamlar mevcuttu.

Caixa Forum’ un lavabosunda fotoğraf çantamı asayım derken çantanın yere düşmesi nedeniyle lensim kırıldı. O andan itibaren benim moralimi kimse düzeltemezdi. Sevilla’da yaptırabileceğimi düşünüp teselli bulmaya çalıştım. Bir İspanyol meyhanesine gidip bira, tapas tükettik, orada biri avukat bir bayan, diğeri modellik yapan bir yakışıklı bir adam ve mekânın işletmecisi güler yüzlü ve ikram sever bir bayan olmak üzere üç ispanyol ile sohbet ettik. Fotoğraf konusunda da öbür lensimle devam etmeye çalıştım. Ama bu mekânın ışık koşulları pek iç açıcı olmadığından o da olmadı.

Derken yemek vakti gelince, hep dürümcüye gidecek değiliz ya, bu kez de bir İspanyol restoranına girip, deniz ürünleriyle bezeli sarı (sanırım safranlı) bir pilav olan ‘Paella’ söyledik. Müzikleri güzel, mekânı güzel, insanlar güler yüzlü, atmosferi rengârenk sıcak bir İspanyol dalgasına kaptırıverdik kendimizi. Bir de Tinto de Verano söyledik. Yazın çok iyi giden bu içki, meyveli gazozlu kırmızı şaraptan başka birşey değil. Ama hafifliğinden ötürü içtikçe içesin geliyor ve farkında olmadan sarhoş olunuveriyor. Bir tavsiye, bir yerde paella yemeden evvel birilerine gideceğiniz restoranın paellasını sorma şansınız var ise sormalısınız çünkü paellanın üzerindeki deniz ürünleri ayıklanmadan konunca iştahınız pek kabarmayabilir.

Garson ile muhabbet ettik, garson Endülüslüymüş. Neşeli muzip bir gülümsemesi vardı, bize “Madrid mi Barcelona mı?” diye sorunca, işte o çok tartışmalı konu açılmış oldu. O an bence cevap Madrid’di. Fakat üzerinden zaman geçtikçe prezantabllığın soğuklaştırdığı ama denizi olan ve bir liman şehrini, insanların sıcakkanlı, sokakların capcanlı, daha yaşayan bir şehir olan Madrid’e yeğlediğimi fark ettim. Denizin ucunu göremeyince İstanbullu rahat edemez. Sonra bizde klostrofobi var, kapalı yerde tabutta röveşata yaparız biz. Şaka ile karışık sözlerimden sonra, Barcelona diyorum.

Ve metroda Mendez Alvaro da inip Estaciòn Sur’ dan Sevilla’ya sürecek olan 6 saatlik otobüs yolculuğu Endülüs ovalarında akmaya başladı. Yolda dinlediğim müzikler ve Madrid’ den aldığım görsel ipucu ile Sevilla’yı gözümün önüne getirmeye çalışıyordum.

Adios, hasta luego.

Previous:

22 Nisan

You may also like

  • 18 Ara

    23 Nisan

    Madrid / Özlem Dikel

    Bugün Madrid’deki son günümüz. Kahvaltıdan sonra, Sevilla’ya gitmek üzere otobüsten yer ayırttık. Dili fransızca olan ...

  • 16 Ara

    21 Nisan

    Madrid / Özlem Dikel

    Bugün de önceki günlerin yorgunluğunu atamamış bir şekilde erkenden kalktık. Ama aldığımız uyku bize yeter ...

  • 17 Ara

    22 Nisan

    Madrid / Özlem Dikel

    Bugün üçüncü gün ve bense Barcelona’dan beri hala dinlenememiş bir halde olmama rağmen azmimi koruyarak ...

  • 15 Ara

    20 Nisan

    Madrid / Özlem Dikel

    Barcelona’dan Madrid’e uçuşumuzun olduğu günün sabahında havayolu şirketinden gelen mailde, volkan patlaması nedeniyle uçuşumuzun iptal ...

Post a new comment