22 Eylül 2010, Çarşamba

05 Ocak of 2011 by

Sabah kahvaltısından sonra, 09.00’da eşyalarımızla birlikte otelin önünde hazır oluyoruz. Minibüs şoförü Badri çantalarımızı yerleştiriyor. Artık Tiflis’e doğru yola çıkabiliriz. Kuzeye doğru gidiyoruz. Tiflis’e Ureki’den dönmüyor, buraya kadar gelmişken Poti’yi de görmek için sahil boyunca devam ediyoruz. Sağ yanımızda Rioni Nehri’nin sulak düzlükleri uzanıyor. Burada, Kobuleti’nin kuzeyinden başlayan Guria Bölgesi’nin bitiyor. Artık Samegrelo Bölgesi’ne giriyoruz.

                                                                                                                                Rioni’nin sulak alanları

Poti, antik kaynaklarda geçen Argonaut Efsanesi’nin son limanıdır. Bu kaynaklarda adı Phasis diye geçer. Efsaneye göre altın postu arayan denizciler, Ege’nin Iolkos Limanı’ndan kalkıp Anadolu’nun Karadeniz kıyısı boyunca kürek çekerek Kolhis’e ulaşmışlar, Poti sahillerinde karaya çıkmışlardır. Gemi yolcuları daha sonra Karadeniz’i doğudan batıya geçerek Tuna Nehri yoluyla önce İtalya’nın kuzeyine, oradan da Akdeniz’i aşmışlar ve yeniden evlerine ulaşmışlardır.

Hint Okyanusu’nu Akdeniz’e bağlayan Süveyş Kanalı 1869’da açılana kadar Karadeniz’den İran’a açılan yol bağlantısında, Sohum ve Batum ile birlikte Poti’de Rusların denetimindeki önemli limanlardan biriymiş. 8 Kasım 1914 günü Bresleau zırhlısı tarafından bombalanmış. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesine neden olan bu olayda, Akdeniz’deki İngiliz donanmasından kaçan iki Alman zırhlısından biri olan Bresleau’ya Osmanlı bayrağı çekip Midilli adı verilmişti.

                                                                                                     Bresleau zırhlısı kartpostalı

                                                                      Poti Limanı’nın eski bir gravürü

Savaşın sonunda Poti Limanı Anadolu Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetler’den gönderilen silah yardımının önemli limanlarından biri haline gelmiş. Buradan ve Batum’dan yüklenen silahlar Kuva-i Milliye gemileriyle Samsun’a taşınmış.

Poti ile Kutaysi arasındaki yolun neredeyse tamamında iki yana dikilmiş ağaçların arasından gidiyoruz. Sağ yanımızda devam eden demiryolu, Senaki’den önce kuzeyden gelen hatla birleşiyor ve şimdi Tiflis’e doğru bize eşlik etmeyi sürdürüyor.

                                                                                                        Poti’den Kutaysi’ye ağaçlar arasında

Bugün İmereti Bölgesi’nin merkezi olan Kutaysi, Rioni Nehri’nin üst kısımlarında kurulmuş bir kent. Sovyetler Birliği zamanında düzenlenen kentlerin sokaklarına bol bol ağaç dikildiği anlaşılıyor. Ama Gürcistan’daki yoksulluk yüzünden yollar, parklar ve binalar bakımsız kalmış.

Önce kent merkezinde biraz gezinmek istiyoruz. Büyük bir çarşı binasının giriş duvarı olduğu gibi Sovyet tarzı kabartmalarla süslenmiş. Burada biriken kalabalık dikkatimizi çekiyor. Onların ellerindeki okul kitaplarını birbirlerine gösteren ve değiş tokuş etmek isteyen öğrenci velileri olduğu hemen anlaşılıyor.

                                                                                                           Kutaysi’de okul kitabı değiş tokuşu

                                                                                                                                                  Kutaysi Parkı

                                                                                                                                   Kutaysi Tiyatro Binası

Çarşının karşısında büyük bir park var. Ortasındaki havuzda fıskiyelerden gelen su sesi, ağaçlarda yuvalanmış kuş seslerine ve yaprak hışırtılarına karışıyor. Parkta yaşlılarla birlikte çok sayıda gencin de vakit geçiriyor olması işsizliğe işaret ediyor. Bu sıralar Gürcistan’da Türkiye gibi hazır para yiyen bir ülke. Parkın bir köşesinde haçapuri yiyerek çay içiyoruz.

Kutaysi ile ilgili bilinenler kısaca şöyle: Argonautika’da geçen, Kolhis Kralı Aietes’in sarayının bulunduğu Aias Kenti’nin Kutaysi olduğu düşünülmekte. Bu nedenle Kutaysi, eski çağlarda Kolhis diye bilinen krallığın merkezi kabul ediliyor. ‘Kolhis’ adı ‘Kolha’ olarak ilk kez, bugün Van Kalesi’nde, ‘Analıkız’ diye bilinen yerde duran İÖ VII. yüzyıla ait Urartu yazıtında geçmiş. Bu ülke İÖ I. yüzyılda Romalılar tarafından işgal edilerek çok sayıda bağımlı prensliğe bölünmüş.

Tiyatro binasının önünden minibüse binip kentin hemen batısındaki Rioni’ye bakan bir tepede inşa edilmiş Bagrati Kilisesi’ne gidiyoruz. Rioni üzerindeki köprüden geçerken ırmak kenarında sıralanmış Gürcü evlerini görüyoruz.

                                                                                                                               Kutaysi’de Rioni Irmağı

                                                                                                                        Bagrati yolunda bir taş bina

                                                                        Bagrati Katedrali giriş kapısı, çan kulesi ve sedir ağacı

Kral III. Bagrat zamanında, XI yüzyılda inşa edilen Bagrati Katedrali, UNESCO’nun Korunması Gereken Dünya Kültür Mirası Listesi’ne koyduğu bir yer. Kent 1691’de Osmanlı işgaline uğramış ve katedral tahrip edilmiş, 1770’de ise Rus bombardımanı sonucu tavanı çökmüş. Onarım çalışmaları nedeniyle bina kapalı olduğundan bahçede geziniyoruz. Buradan Kutaysi ve çevresi görülebiliyor. Bahçenin bir köşesinde muhteşem bir sedir ağacı, bir su kuyusu, diğer bir köşesinde ise kazılarla ortaya çıkarılmış duvarlar görülüyor.

Katedralden inerken elimizdeki Gürcistan rehberinde sözü edilen Sataplia Mağarası’nı da görmek istiyoruz. Çünkü burada dinozor ayak izleri varmış. Kentin kuzeyindeki orman yolundan ilerliyoruz, fakat ileride yolu askerler kesmiş, bakım çalışmaları yüzünden mağara kapalı imiş. Mecbur kente geri dönüyoruz.

                                                                                                                                        Motsemeta Kilisesi

                                                                                                                                         Tskaltsitela Vadisi

                                                                                                                    David ile Konstantin’in mezarı

Şimdi Kutaysi’nin kuzeydoğusundaki Motsemeta Manastırı’nı ziyaret edeceğiz. Yeni yapılmış bir asfalt yolun sonunda, derin Tskaltsitela Vadisi’ne bakan kayalık tepe üzerinde kurulmuş manastırın giriş kapısına ulaşıyoruz. Bu manastırda da onarım yapılıyor, ama kilise ziyaret edilebiliyor. Kilisenin önünde iri yarı bir papaz, bahçedeki hareketliliğe kayıtsız kitap okuyor. Manastırın ulaşılması zor olan bu uzak köşede kurulmasının nedeni VII. yüzyıldaki Arap saldırıları sırasında yaşanan efsaneleştirilmiş bir olay: Müslüman olmayı ret eden David ile Konstantin kardeşler burada yakalanıp katledilerek uçurumdan aşağı atılmışlar. Vadide yaşayan aslanlar cesetleri getirip şimdi manastırın durduğu yere bırakmış. Ölüler burada defnedilmiş. Aşağıdaki çaya bu cinayet yüzünden ‘kırmızı su’ anlamına gelen ‘tskaltsitela’ denmiş. Binalar daha sonra, bu olay unutulmasın diye kral III. Bagrat zamanında yaptırılmış.

David ve Konstantin’in iskeletleri kilisenin içinde bir köşede sergileniyor. İsteyen küçük bir kutu içinde iki kafatasına saygılarını sunabiliyor. Biz oradayken iki Gürcü kızı çıkıp bu sandukayı üç kere öptü ve sandukanın durduğu yükseltinin altından geçti. Herhalde dilek tuttular. Buraya gelen bir de demiryolu var ve manastır kapısı önünde bir küçük istasyon. Manastıra gelen yol da yeni yapıldığına göre, buralarda iki azize saygısını sunup dilek tutan çok kişi olmalı. Herhalde bu yoldan, aynı zamanda geçmişte yaşanan bir olayın hafızalarda yaşatılması da sağlanmış oluyor. Sonuçta öldürülen iki prensin, zamanın feodal yapısı içinde toprak ağası olması ve serfleri sömürmesi, Arapların ise aynı sistem içinde kendi egemenliklerini inşa etmek için buralara kadar gelmesi gibi gerçekler artık unutulmuş gibi. Bir Müslüman – Hıristiyan çatışması hikâyeleştirilmiş ve halen yaşatılmaya devam etmekte.

Kutaysi yakınlarındaki önemli tarihi yapılardan biri olan Galati Manastırı’nı da ziyaret ediyoruz. 1994 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan manastır kent merkezinden 10 km kadar uzakta, ormanlık bir tepenin üzerinde bulunuyor. 1106 yılında Kral David tarafından inşa ettirilen manastırın çimen kaplı bahçenin ortasında ana katedral ve bunun çevresinde Aziz George Kilisesi, Aziz Nicholas Kilisesi, Gürcistan’daki en eski çan kulelerinden biri ve manastırın diğer binaları yer alıyor. Bu yapıların bazıları kapalı, bazılarında ise onarım çalışmaları sürüyor. Bahçe, yüksek bir duvarla çevrilmiş. Kral David aynı zamanda Hıristiyanlık öğretileriyle yeni Platoncu felsefeyi birleştiren bir akımın temsilcisi olduğundan bu manastırı da bir okul kurmak amacıyla inşa ettirmiş. Sufiler başta olmak üzere, ülkesinde yaşayan Müslüman aydınları da koruması altına alan David, manastıra birçok filozof davet etmiş. Galati Akademisi diye de anılan yer Ortaçağ kroniklerinde ‘Yeni Atina’ ve ‘İkinci Kudüs’ diye geçiyormuş.

Manastırdaki binaların zeminlerinde üzeri yazılı taş levhaların mezar olduğunu anlıyoruz. Bu Mezarlar zamanında burada çalışan bilim adamı, filozof ve teologlara ait olmalı. Kral David de buraya gömülmeyi istemiş. Biz de David’in mezarını ana katedral içindeki bir kapı eşiği altında arıyoruz. Bulamayınca bir papaza soruyoruz. Adam bizi manastır bahçesinin güney girişine götürüyor. Söylendiğine göre kral, öldükten sonra bu kapının eşiği altına gömülmeyi ve manastıra gelen herkesin onun mezarı üzerinden geçmesini vasiyet etmiş. Böylece asıl yerinin hizmetinde olduğu halkının ayakları altında olduğunu göstermek istiyormuş. 24 Ocak 1125 günü öldüğünde bu isteği yerine getirilmiş. Kapının zemininde duran üzeri yazıtlı levha taş, anlaşılan David’in mezar taşı.

Mezarın kenarında duran büyük demir kapı kanadı, 1139’da Gürcü Kralı Demetri tarafından Gence’den getirilen kale kapısının bir parçası. Üzerindeki besmele ile başlayan metinde kapının 1063 yılında Şeddadi Beyi Şavur’un emriyle İbrahim İbn Osman tarafından yapıldığı yazılı. Şeddadiler 951 – 1199 arasında Kura ve Aras nehirleri arasında hüküm süren bir Kürt hanedanı imiş. Beyliklerinin merkezi ise bugünkü Ermenistan’ın orta batısında bulunan Divin imiş. Beyliğin kuruluşu Divin halkının Revvadi aşireti beyi Muhammet ibn Şeddad’dan korunma istemesiyle başlatılıyor. Ticaret yollarının geçtiği bölgede gücünü arttıran Şeddad, zamanla Gence’ye kadar hüküm sürmüş.

Demir kapı kanadının Gelati Manastırı’na geliş öyküsü ise Gürcü Kralı Demetri’ye dayandırılıyor. Onun zamanında Şeddadi egemenliğindeki Gence’ye saldırılmış. Fakat kentin bir depremle yıkılmış olduğu görülmüş. Bunun üzerine, geride kalan işe yarar eşyalarla birlikte kale kapısının kanatlarını da sökülüp getirilmiş. Diğer kapı kanadı XVIII. yüzyılda inşa edilen bir binanın üzerini örtmekte kullanılmış.

                                                                                                                     Galati Manastırı ana katedrali

                                                                                                  Kral David’in güney kapısındaki mezarı

                                                                                                          Gence kale kapı kanatlarından biri

1510 yılında manastır Osmanlılar tarafından ateşe verilmiş. Harabe haline gelen binaları III. Bagrat onartmış. Onun zamanında manastır Batı Gürcistan’ın en önemli dini merkezi haline gelmiş.

Bahçe ortasındaki ana katedral haç biçimli bir plana sahip. Çatının ortasında sivri külahlı bir de kubbe yükseliyor. Binanın çevresine zaman içinde eklemeler yapıldığı anlaşılıyor. Plan özellikleri bakımından, Bagrati ve Motsemeta’da olduğu gibi burası da Van’daki Ahtamar Kilisesi’ne benziyor. Dolayısıyla Ahtamar Kilisesi öncelikle Gürcü kilise mimarisiyle karşılaştırılmalıdır.

                                                                                                                        Doğu apsisi duvar resimleri

                                                                                                               Galati’deki ana katedralin tavanı

                                                                                                               Galati’deki ana katedrali freskler

                                                                                                               Galati’deki ana katedrali freskler

                                                                                                               Galati’deki ana katedrali freskler

Ana katedralin iç duvarları zengin fresklerle kaplı. Doğu apsisi ortasındaki büyük Meryem ve bebek İsa resmi kilisenin Bakire Meryem’e adandığını gösteriyor. Duvar resimlerinin çoğu XVI. yüzyılın ikinci yarısına tarihleniyor, ancak katedral duvarlarında XII – XVIII. yüzyıllar arasına ait resimler de var. XIX. yüzyılda gerçekleşen bir tamiratta freskler yağlıboya ile onarılmış.

Minibüsün yanında biraz meyve yedikten sonra yeniden Tiflis’e doğru yola koyuluyoruz. Likhi Dağları’nın dönemeçli yollarından Khaşuri Ovası’na inmeden önce, Surami’de bir mola veriyoruz.

                                                                                                                                                Surami Kalesi

Moladan sonra yokuş aşağı inmeye devam ederken, sağ tarafımızda kayalık bir tepe üzerinde küçük bir kale beliriyor. Burası Surami Kalesi. Antik kaynaklarda geçen Surium yerleşmesi buraya yerleştiriliyormuş. Kura Nehri’ne karışan Surami Çayı’nın üst kısmında, Tiflis ile Kutaysi arasındaki yolu kontrol eden stratejik bir konumda. XII – XIV. yüzyıllar arasında İç Kartli Bölgesi beyinin burada yaşadığı ve aile adının Surameli olduğu biliniyor. XVIII. yüzyılın ortalarında kentte Gürcü, Ermeni ve Yahudilere ait 200 kadar hane varmış. Aynı dönemde kale, Surami Beyliği tarafından Gürcü kralına ve Perslere karşı bir üs olarak kullanılmış. 1745’de beyliğin yıkılmasıyla kale de kullanılmaz hale gelmiş. 1768 – 74 yılları arasındaki Osmanlı – Rus Savaşı sırasında ise yeniden onarılmış ve 1801’de Rusların gelmesinden sonra askeri karakol olarak kullanılmaya başlamış. Günümüzde harabe halindedir.

Khaşuri’ye geldiğimizde Kura Nehri Vadisi’ne inmiş oluyoruz. Artık geniş bir otoyol üzerindeyiz. Daha hızlı gidebiliriz.

Hava karardığında Tiflis’e ulaşıyoruz. Ortasından Kura ya da Gürcülerin dediği gibi Mtkvari Nehri’nin geçtiği, nehrin her iki yanına yayılmış büyük bir kent. Aslında her iki ad da aynı. Barataşvili Köprüsü’nden geçerken ırmağın her iki yanındaki sokak lambalarıyla arkada köprülerle Narinkala’nın ışıklandırılmış manzarası hepimizi heyecanlandırıyor.

Hepimiz bir otele sığmadığımızdan, iki otele bölünüyoruz. Biz 7 Metkhi Sokağı’ndaki Hotel Ponto – Tbilisi’de kalıyoruz. Burası Kura’ya bakan bir sırt üzerindeki sokak arasında, iki katlı bir evden pansiyon tipi bir otele dönüştürülmüş. Gayet temiz ve personel nazik, ama yine de bir gece için 70 Dolar çok fazla.

Otellere yerleştikten sonra hep birlikte akşam yemeği için Agmaşenebeli Caddesi’ndeki Cafe Ankara’ya gidiyoruz. Buranın sahibi ve aşçısı Türkiye’den gelip buraya yerleşmişler. Kasada oturan delikanlı da; zamanında Tiflis’e öğrenci olarak gelmiş, sonra burada yaşamaya başlamış.

Previous:

21 Eylül 2010, Salı

Next:

23 Eylül 2010, Perşembe

You may also like

Post a new comment