24 Eylül 2010, Cuma

09 Ocak of 2011 by

Sabah kahvaltısından sonra Tiflis kent merkezinin batısındaki Vake’de yer alan Tiflis Etnografya Açıkhava Müzesi’ne gidiyoruz. Müze saat 10.00’da açılıyormuş. Görevlilerin gelmesini beklerken müzenin girişindeki geniş verandalı ahşap evi inceliyoruz. Verandanın özellikle işlemeli ahşap direkleri dikkat çekiyor. Müzede Gürcistan’ın çeşitli yerlerinden sökülerek getirilip burada tekrar kurulmuş evler ve çok sayıda etnografik malzeme sergileniyor.

Bilet ve rehber ücretini ödeyip içeri giriyoruz. Bizi yine Almanca konuşan yaşlı bir hanım gezdiriyor.

Açıkhava Müzesi aslında kuzeye bakan bir yamaca yapılmış büyük bir gezinti parkı. 1966’da etnolog Giorgi Chitaia tarafından kurulmuş. Yerinden sökülerek ilk getirilen bina V. – X. yüzyıllar arasına tarihlenen kesme taştan bir bazilika imiş. Bina yerinden sökülmeseymiş bir baraj inşaatında sular altında kalacakmış. Bazilika yakınında bir de yer altı oda mezarı varmış. Her iki yapıdan kalan kalıntılar olduğu gibi getirilmiş ve müzedeki yerine yeniden kurulmuş. Bazilikanın çevresine yerleştirilen taş eserler arasında sınır taşları, mezar taşları ve bir de dolmen bulunuyor. Mezar taşları arasında üzerinde bir kilise maketi olan koç heykeli ile koşum takımları ve eğeri de işlenmiş bir at heykeli ilgi çekiyor. Müze zaman içinde zenginleşip büyümüş. Artık burada, 52 hektar büyüklüğünde bir arazide 70 ev ve 8 bin parça eşya sergileniyormuş. Eşyalar evlerin içinde ve çevresinde kendi geleneksel konumlarında yerleştirilmişler.

                                                                                               Ruh deliği ve delik tıpası olan bir dolmen

                                                                                           Üzerinde kilise maketi olan bir koç heykeli

                                                                                                                                                          Sınır taşı

                                     Tiflis Etnografya Açıkhava Müzesi girişinde yer alan verandalı ahşap yapı

                                                                                Açıkhava Müzesi girişindeki veranda sütun detayı

Müzedeki evleri gezdikçe bizim Karadeniz geleneksel mimarisinin ve yaşam biçiminin izleriyle karşılaşıyorum. Evlerin her biri etrafı çitle çevrili bir bahçenin içinde yer alıyor. Bahçeye bazen üzeri örtülü bir kapıdan giriliyor. Bir köşede ürün saklamak için serender, diğer bir köşede ise ürün kurutmak ve pişirmek için fırın duruyor. Bazı bahçelerde şarap evi de yer alıyor. Büyük bir ağaç gövdesinden oyulan üzüm şırası çıkarma küvetleri ya da yine ahşaptan yapılmış merdaneli baskı makineleri bu atölyelerin başlıca eşyalarından. Şarap evi bulunan bir bahçede, bir ağacın gölgesine gömülen küpler üzüm şırası saklamaya yarıyor.

                                                                                   Ağaç gövdesinden oyulmuş şıra çıkarma küveti

                                                                                                               Açıkhava Müzesi evlerinden biri

                                                                                                                    Serender önünde şıra küpleri

Ev içi düzenlemesi evin hangi bölgeden geldiğine bağlı olarak değişiyor; bazı evler büyük bir salondan oluştuğu gibi, bazılarında yan odalar bulunuyor. Genelde büyük bir verandadan ana salona geçiliyor. Bu salonun ortasında bir masa ve sandalyeler, bir köşede ise bütün evi ısıtacak bir şömine sistemi bulunuyor. Bu tür evlerde mutfak bahçede ayrı bir bina olabiliyor; Doğu Anadolu’da ‘tandır evi’ dedikleri türden. Bazı evlerde ise verandadan girilen ana salon aynı zamanda mutfak. Bir köşesinde uyumak için bir de divan olabiliyor. Bu salondan bir kapıyla yan odaya, bir başka kapıyla ise arka verandaya geçilebiliyor.

Yine bazı evler büyük bir salon olarak planlanmış. Ortada bir ocak, üzerinde asılı bir kazan ve çevresinde tabureler yerleştirilmiş. Buraya bizde ‘ocak başı’ deniyor; evin mutfağı ve yemek yeme yeri. Görüntü aynı. Bu taburelere bizde ‘sekmen’ deniyor. Üstelik yine aynı biçimde toprak zemin ıslatılarak bastırılıyor. Mutfakta bulunan ahşap kaplar (külek), büyük kepçeler (saplavu), tabaklar (sahan), güğümler, ibrikler vb; duvarlara asılı kilimler, sivri dipli üzüm sepetleri; yatağın yanında beşikler, sandıklar… Hepsi bizdekinin aynısı…

Sadece duvarlarda asılı kilimlerin motifleri biraz farklı. Doğrusu bizim kilimlerde pek motif yok. Bizde bir de mısır ekmeği pişirmeye yarayan pişmiş topraktan tepsiler yok. Belki bu tür ekmek pişirme yöntemi bizde çoktan unutulup gitmiştir. Yoksa bizde de mısır ekmeği halen sevilerek tüketiliyor.

Gördüğümüz evlerin çoğu ahşaptan, bazıları ise taştan inşa edilmiş. Bazı ahşap evlerin duvarları köşelerden birbirine geçmeli kalın kalaslardan yapılmış. Bunların halen Kastamonu köylerinde çok güzel örnekleri var. Kaset dolgu biçimli duvarların çok daha güzel örneklerini ise daha bu gezinin başında İkizdere’de gördük.

Evlerin geniş ve direkli verandaları da bize göre farklı. Bu tür evler de, Hollywood filmlerinde gördüğümüz verandalı Amerikan evlerinin köklerinin nereden geldiğine bir ipucu oluşturuyor. Kerpiç kullanımı var mı diye merak ediyorum, rehberimiz olmadığını söylüyor (Daha sonra kerpiç ve düz damlı evlerin bir zamanlar Gürcistan’da da var olduğunu görüyoruz).

Açıkhava Müzesi’ndeki ahşap evlerden biri de restoran olarak işletiliyor. Evin arka balkonuna Gürcü yemeklerinden bir sofra kuruyorlar. Afiyetle yiyoruz.

                                                                                                         Bahçe ortasında bir ev ve bahçe çiti

                                                                                                                                                         Serender

                                                                                                                                                       Ocak başı

                                                                                                                                 Mutfakta ahşap kaplar

Şimdi sırada Metekhi’yi keşfetmek var. Metekhi Köprüsü üzerinde minibüsten iniyoruz. Burası ‘Eski Tiflis’ denilen yer. Yukarıda kale, aşağıda Kura Nehri, çevremizde ise hamamlar, kiliseler ve bir de cami var. Kalenin daha V. yüzyılda, Kral Vakhtang zamanında inşa ettirildiği söyleniyor. Zaten XII. yüzyıldan itibaren eski Gürcü metinlerinde geçen ‘Metekhi’ adı, saray çevresindeki yerleşme anlamına geliyormuş.

Metekhi aslında Gürcüler ve Ermeniler için kutsal bir yer; Tiflis’in ilk burada kurulduğu ve Ermeni kilisesi azizasi olan Şuşanik’in buraya gömüldüğü söyleniyor.

Kentin kuruluşu Kral Vakhtang’a ait bir efsaneye dayandırılıyor. Buna göre kral, şahini ile buralarda avlanırken şahin bir sülün yakalamış. Aşağı düşen iki kuş yerdeki sıcak su kaynağı yüzünden ölmüşler. Bu nedenle Vakhtang bütün ormanı kestirip burada bir kent kurulmasını emretmiş. ‘Tbilisi’ adı da Gürcüce ‘sıcak yer’ anlamına gelen ‘tbil’ sözcüğünden geliyormuş. Yani bizdeki ‘Ilıca…’

Hamamların bulunduğu Abanotubani’de epey vakit geçiriyoruz. Bu ad ‘banyolar bölgesi’ anlamına geliyormuş. Buranın en göz alıcı binası taç kapısı mavi çinilerle süslenmiş olan eski hamam. Diğer hamamların tuğla kubbeleri ise yer altında olduklarını gösteriyor.

İlk kurulduğunda Tiflis Kalesi ‘heybetli kale’ anlamına gelen ‘Şuristsikhe’ diye adlandırılmış, bugün ise İranlılar ‘narin kale’ dedikleri için Narikala deniyor. Kale ilk olarak VII. yüzyılda Araplar, daha sonra ise Kral David tarafından genişletilmiş. Bugünkü kalıntıların büyük bölümü XVI. ve XVII. yüzyıllardan kalmaymış. 1827’deki bir deprem kalenin bir kısmını yıkmış. Kalenin aşağı avlusunda Aziz Nikolas Kilisesi, doğu surlarının dışında ise Müslüman Mahallesi yer alıyormuş.

1118’de Kral David, Selçuklu baskısı nedeniyle Kutaysi’de şekillenen Gürcistan Devleti’nin merkezini Tiflis’e taşımayı düşünmüş. Bu amaçla Gürcistan’da yaşayan Koman (Kıpçak) Beyi Atrak’ın kızıyla siyasi bir evlilik yapmış. Böylece Koman askerlerinin yardımıyla Tiflis’i ele geçirerek Selçuklulara karşı koyabilmiş. David Tiflis’e geldiğinde kentte 400 yıldır yaşayan Müslüman bir ahali varmış. Kral onlara karşı herhangi bir baskı kurmamış. Gürcistan Devleti yüz yıl kadar altın çağını yaşamış. Ancak 1235’deki Moğol saldırıları sırasında şehrin bu ilk hali harap olmuş. Böylece Gürcistan 1320’ye kadar sürecek olan Moğol egemenliği altına girmiş. Daha sonra Türk, İran, Osmanlı ve Rus egemenlikleri yaşanmış. 25 Şubat 1921 günü ise Gürcistan, Sovyetlerin bir parçası haline gelmiş.

Tüm bu farklı siyasal ve kültürel etkilerin Gürcistan’da halen bulunabildiği söylenmektedir.

                                   N.G. Chernetsov’un 1839 tarihli tablosunda Metekhi ve çevresi

                                                                                       Eski bir kartpostalda Metekhi

                                                                         Metekhi Köprüsü’nden Şeyh Abbas Camisi

Daha VII. yüzyılda Araplarla başlayan ve daha sonraki yüzyıllarda devam eden İslam etkisi de Metekhi Bölgesi’nde halen hissediliyor. Kaleye doğru yükselen yamacın ortasında tuğladan inşa edilen caminin Osmanlı döneminde şehri alan Lala Mustafa Paşa adına yaptırıldığı söyleniyor. Aslında 1839 yılında Chernetsov’un yaptığı bir tabloda, köprünün hemen güney ucunda bir cami var: Şeyh Abbas Camisi. XIX. yüzyıla ait bazı fotoğraflarda da aynı cami köprünün ucundadır. Şimdi buradan geniş bir yol geçiyor.

Zamanında Tiflis’in önemli İslam merkezlerinden biri olduğu anlaşılıyor. İslam bilginlerinden Hubeyş Tiflisi, Ebu Ahmet Hamit Tiflisi, İsa el Tiflisi adlarından da görüleceği gibi Tiflisli. Ayrıca Anadolu Ortaçağ yapılarında Tiflis kökenli ustaların eserleri biliniyor. Örneğin Divriği Ulu Cami’nin minberi Tiflisli Ahmet bin İbrahim tarafından yapılmış. Sinop’daki Arslan Çeşmesi’nin yazıtına göre bu çeşmeyi 1289’da Tiflisli İbrahim bin Osman yaptırmış. XIII. ve XIV. yüzyıllarda Sivas’da Tiflisli bir bilgin soyu yaşamış. XVIII. yüzyılda Ankara’da Tiflis diye bir mahalle var. XIX. yüzyılda Bağdat Valiliği yapmış Davut Paşa Tiflis kökenli.

                                                                                                                 Karşıdan Abanotubani Bölgesi

                                                                                                        Abanotumani’de Eski Hamam girişi

                                                                                                   Abanotumani’de ahşap balkonlu evler

                                                                                                                                Metekhi’de sivil mimari

Evliya Çelebi Tiflis’i Kur Nehri’nin iki yakasında iki kale olarak tanımlıyor. Bunlardan güney kalesi (yani bugünkü Narikala), büyük kaledir. Karşı taraftaki ise dört köşe, küçük bir kaledir. Büyük kalede han sarayı, toprak damlı evler, cami, han ve hamam vardır. Şehirde bilginler çoktur.

Şemseddin Sami Kafkasya’nın en büyük ve en ünlü kenti olan Tiflis’de Gürcü, Ermeni, Türk, Acem ve Rusların yaşadığını belirtmiş.

Kuzeyden Metekhi Köprüsü’ne doğru bakan at üzerindeki Kral Vakhtang heykelinin arkasında yer alan Gürcü Ortodoks Kilisesi, XIII. yüzyılın sonlarında Kral II. Demetrius zamanında inşa edilmiş. Birçok defa onarım geçiren kilisenin çevresindeki sur XVII. yüzyılda Kral Rostom tarafından yaptırılmış. Sovyetler Birliği zamanında tiyatro olarak kullanılan kilise, 1988’de yeniden eski işlevine kavuşmuş. Elguja Amaşukeli tarafından yapılan Kral Vakhtang heykeli ise 1961’de dikilmiş.

Tiflis aynı zamanda ünlü Osmanlı asker ve siyaset adamlarından Cemal Paşa’nın, 21 Temmuz 1922 gecesi suikasta kurban gittiği yer. O gece Petro Caddesi ile Jukovski Sokağı’nın birleştiği yerde Cemal Paşa’yı kimlerin vurduğu halen tartışma konusudur. Namazının Şah Abbas Camisi’nde kılındığı, cenazenin Türkiye’ye gönderildiği ve Kars’da defnedildiği biliniyor. Suikastın yapıldığı yere bir de yazıt asılmış.

Bu akşam, Davit Agmanaseveli Bulvarı’ndaki Djansug Kakhidze Tbilisi Musik ve Kültür Merkezi’dne bir de konsere gidilecek.

Konser salonunun bakım ve temizliği bizi şaşırtıyor. Sonradan anlıyoruz ki, bina tadilattan yeni çıkmış ve konser de zaten açılış konseri imiş. Son anda bulabildiğimiz en öndeki yerlerimize oturuyoruz. Ön sıralar 17 Lari, daha arkadaki yerler ise 20 Lari idi. Koltukların üzerinde konser programı ve bina yenileme çalışmalarıyla ilgili bilgi veren bir broşür buluyoruz. Programa göre gecenin ilk bölümünde Beethoven ve Bach dinlenecek, ikinci bölümde ise Djansug Kakhidze ve oğlu Vakhtang’ın besteleri seslendirilecek. Oğul Kakhidze’nin Gürcü Dansı adlı parçası Gürcü halk çalgısı duduki eşliğinde çalınan jazz tadında bir beste. Gürcü besteci Djansug Kakhidze’nin bestesi ise Rustavi Halk Korosu’nun katkısıyla tam bir final parçası oluyor.

Previous:

23 Eylül 2010, Perşembe

Next:

25 Eylül 2010, Cumartesi

You may also like

Post a new comment