Petra Vadi Musa

12 Mart of 2011 by

15 Ocak 2009, Petra.

Dün öğleden sonra Vadi Musa’ya ulaştım. Petra kasaba görünümünde şirin bir yer… Bir otel bulup yerleştim. Hava soğuk. Kuvvetli bir rüzgâr var. Bütün gece rüzgârın sesini dinleyerek uykuya geçtim. Vuvvvv. Bu sesi duymayalı sanki çok uzun zaman olmuş gibi geldi. Burayı sevdim…

Petra`ya kayıp şehir diyorlar; 2000 yıl öncesi Eski Mısır’ın insanları – Nebatienler – burada yaşamış…

Sabah erkenden kalkıp otelin servisiyle antik şehrin yolunu tuttum. Bilet alıp içeriye girdim. Yavaş yavaş yürüyorum. Sağda ve solda yükselen kayaların büyüklüğü cidden inanılmaz. Tepe görünümünde ki buradakilerin dağ dediğini de işitiyorum. Solumdaki at sürüsü dikkatimi çekti yine. Adamın biri yanıma yaklaştı, ata binme teklifini geri çeviremedim. Uzun zamandır binmiyorum, en son 4 nala koşarken attan düştüğüm günden beri…

Atın üstündeyim. Bıraktım kendimi. Hatta ardından dizginleri de alıp hızlı yürüyüşe bile geçtim. Özlemişim. Öyle güzeldir ki ata binmek, benim için terapi gibidir…

Etrafa bakıyorum. Kayalara oyulmuş görüntüler dikkatimi çekiyor. Atın beni götürdüğü noktaya kadar her şey yeni bir yer görünce bastıran o güzel duygunun eşliğinde normal seyrinde…

 Asıl girişe gelince başlıyor Petra; söylemek istediğim ‘görüntüler insana çarpıyor…’

Kayalar hayal ile gerçek arası bir duygu bırakıyor insanda. Zira bende sanki bu devasa kayalar başka bir yerden getirilmiş de buraya konmuş etkisi bıraktı. Öylesine büyük görünümlerinin yanı sıra dokununca hafifmiş gibi. Yer yer damarlar geçiyor içinden ve kırmızı ağırlıklı ama mavi, beyaz ve koyu renkler de gördüm; yaşamakta olan canlı bir varlık gibi…

Yürüdüğüm daracık yolun her iki yanında yükselen kocaman görünümleri ben yürümeye devam ettikçe nefis bir görüntü veriyordu. Oracıkta durup bekledim. Bendeki etkisinin içime işlemesi için o görüntüye verdim kendimi…

Yol bir süre birbirine benzeyen o nefis görüntüleri vermeye devam etti; ta ki o daracık alandan Petra görünene kadar. O noktada yine durdum: Çok güzel, nefes kesecek kadar…

Yavaş yavaş yürüdüm, bir açıklık alana girdim. Darlaşan bir yolun ardından açıklık bir alana girip de kayalara oyulmuş, islenmiş ta eski zamanlardan bugüne kadar ulaşan Petra’nın görünen yüzü ile karşılaşmak cidden çarpıcı bir etki bırakıyor.

 

Resmin algımın içine girmesi için baktım, baktım. Algıma çarpan ilk şey sütunların üzerinde yükselen insan kabartmalarıydı. Kayada kırılmış bir vaziyette duran kartalı gördüm ardından. Hemen üstünde ortada iki sütun olduğu halde kanatları olan iki insan belirdi. İşlemeler, kabartmalar Roma tarzını andırıyor. En üst noktada iki kartal birbirine bakarmış gibi karşılıklı kırılmış bir vaziyette duruyor. Dikkatimi çeken şey antik şehirlerdeki diğer tapınaklarda da genellikle fark ettiğim aynı şey ki; yapılan her şey karşılıklı yapılıyor, aynı imgeden birbirinin aynısı iki tane kullanılıyor ve bu imgeler birbirine bakıyor. Bu bana var olan her şeyin çiftiyle var olduğunu ve bunun bilindiği gibi dışarıda değil içimizde olduğunu yani bizim öteki benliğimiz olduğunu anlatıyor; biri diğerine dönüşen, onu asıl olana hazırlayan…

Burada da özellikle baktım; yukarda iki kartal var, birbirine bakan. Aşağıda her iki sütuna işlenmiş insan kabartmaları. Ortada bir üçgenin en tepe noktasında yerini alan bir kartal. Ve sütunlar çift sayıda yapılmış…

Kartal yine karşımda duruyor. Şamanların sonsuzluk denen o bilinmeyene ‘kartal’ dediklerini anımsıyorum. Sonsuzluk; yani bizi saran her şey; sonsuzluk; yani sonu olmayan…

Dikkatimi görünen yüze çeviriyorum. Hemen sol tarafta büyük bir kıl çadır kurulmuş. Objeler turistlerin beğenisine sunulmuş, tahtadan oturma yerleri ortamla uyum içinde duruyor. Etrafta çöl bedevileri deve ve eşeklerle birlikte dolaşıyorlar. Yine bir çöl ve bedeviler… Sonradan öğreniyorum ki bedeviler buradaki mağaralarda ve çadırlarda yaşıyorlarmış; Petra’nın içinde…

 

Yanıma eşeğiyle yaklaşan bedeviyi yine geri çeviremiyorum. Eşeğe binip yola devam ediyoruz. O dar yol yerini geniş bir alana bırakıyor. Etrafta yükselen devasa kayaları görmeye devam ediyorum. Etrafta kayalara yerleştirilmiş çok fazla mezar var; kaya mezarları. Çok büyük bir alan, nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremiyorum.

Eşeğin dizginleri elimde olduğu halde kayalardan doğal taş merdivenlerden yukarı doğru tırmanıyoruz. Eşeği yönlendirmek istiyorum sağa ya da sola giderken. Benim komutlarımı dinlemiyor. Ali gülerek yolu bildiğini söylüyor. Eşeğin beni götürdüğü yere doğru gidiyoruz.

Kaya mezarlarını, tapınakları, tiyatroyu görüyorum. Tiyatronun basamakları ilgimi çekiyor. Bu kayaları işlemek kolay. Çabuk çözülüyorlar. Görünümleri de o nedenle hafif izlenimi veriyor…

Bütün gün dolaştım kâh eşekle, kâh yürüyerek. Petra söylemem gerek ki yolculuğuma damgasını vuran bir yer oldu.

Indiana Jones filmi burada çekilmiş. Gidince filmi bir daha izlemek doğrusu keyifli olacak.

Çok kalabalık. Öyle çok turist var ki inanılmaz. Burayı kimse yokken, bağırarak konuşan turist rehberlerinin sesini duymadan ve peşimden gelen, çok fazla soru soran ve konuşan satıcılar olmadan yine görmek isterdim…

Bir süre sonra bir yorgunluk çöktü, kuytu bir yer bulup oturdum. O ilk girdiğim daracık yolun olduğu kısımda. Derken baktığım aralıktan geçen bir at arabası beni aldı, sanki bir anının içine bıraktı. Hava soğuk. Rüzgâr yer yer kuvvetle esip kumları yüzüme gözüme dolduruyor.

Bir süre dinlendim. At nalı sesleri geliyor kulağıma, bir taraftan rüzgârın sesi, ara ara insan sesleri ile birlikte Petra’yı dinledim; hissettiğim şey şu ki burası gerçekten de ‘özel bir yer…’

Çölde Bir Deniz

Previous:

Çölde Bir Deniz

Next:

Vadi Ramm’da Ay, Yıldızlar ve Gece

You may also like

Post a new comment