Abant Hiç Bu Kadar Sessiz Olmamıştı…

12 Aralık of 2017 by

Gün henüz uykusundan uyanmadan varıyoruz Abant’a, yeni bilenmiş bıçak keskinliğinde bir soğuk yanaklarımı sıyırıp geçiyor. Daha önceki gelişlerimin aksine farklı bir şeyler var bu defa, sanki bambaşka bir yere gelmiş gibiyim, güneş ışıkları sahne spotlar gibi ortalığı aydınlatmaya başladıkça daha bir farklılaşıyor ve Abant’ta sihirli saatler başlıyor…

Sezonun ilk karı bu gece yağmış, etraf henüz beyaza bürünebilmiş değil. Kar, güneş ışıklarının ulaşamadığı gölgelik yerlerde daha yoğun, göle yakın yerler ve ağaçların üzerinde ise adeta bir gelin duvağı inceliğinde. Ortalık, sakin ve sessiz. Abant hiç bu kadar sessiz olmamıştı… Toprağın ve suyun soğukluğunun güneşin sıcaklığıyla birleşmesi sonucu oluşan ve yerden yukarıya doğru yükselen ince sis tabakası ortamın gizemini daha da arttırıyor. Ve az öncekine benzer bir düşünce geçip gidiyor aklımın bir köşesinden diğerine Abant hiç bu kadar gizemli de olmamıştı…

Ayaküstü atıştırdığımız kahvaltımızın ardından, her birimiz bir yana dağılıyoruz. Kimilerimiz göl etrafında turlamaya başlarken, kimilerimiz de –nereden bulduklarını anlamadığımız- bir muşamba parçasıyla gölgelik yerlerde buza dönüşmüş kar üzerinde kaymaya başlıyor. Eğlence ve kahkaha parmaklarımızı donduran soğuğa rağmen dorukta.

Gölün etrafında yürümeye başlıyorum ben de, her zaman ki gibi herkesin yürüdüğü yönün tam tersi yönünde, gezilerde kazandığım garip bir alışkanlık bu, gittiğim bir yer beni ne zaman fazlasıyla etkilese ve orada bir farklılık hissetsem, mümkün olduğu kadar az insanla ya da yalnız dolaşmaya çalışıyorum, sanırım böylece ortamla daha kolay bütünleşip kendimi oranın bir parçası gibi hissedebiliyorum. Bulunduğum yer de beni benimsiyor olacak ki tüm gizemlerini bir bir açığa çıkarmaya başlıyor. Tıpkı şu anda Abant’ta olduğu gibi.

Donmuş toprak üzerinde yürürken gözüme minik donmuş su birikintileri takılıyor, çocukluğumda –evimiz bahçeliyken- sabah uyanıp pencereden baktığımda kırağı yağdığını gördüğüm an kendimi dışarı atar, ya bu minik su birikintilerini üzerinde zıplar ya da çimenlerin, çiçeklerin üzerindeki donmuş su damlacıklarını erimeden avucumda tutmaya çalışırdım. Çocukluk huylarımın çoğu büyüyünce de değişmedi. İşte yine bu minik birikintiler üzerindeyim, ama bu defa zıplamam gerekmiyor, botumun burun ucuyla birazcık bastırmam buzlu camı andıran donmuş suyun çıtırtılar çıkararak kırılması için yeterli oluyor.

Sis, ağaçlar, donmuş minik dere, kırağıya boyanmış çimenleriyle, attığım her adımda bambaşka bir boyutta, bambaşka bir zamanda, bambaşka bir mekânda hissediyorum kendimi, sanki her an ağaçların arasından bir masal kahramanı fırlayacak, peşinde ardı sıra atlılar geçip gidecek, ben de sinemada film izler gibi öylece izleyeceğim olup biteni. Ne güzel…

Ağaçların gölgesinden sıyrılıp, göl üzerindeki ahşap yürüyüş yoluna doğru yöneldiğimde, beni ilk karşılayan tüm sıcaklığıyla güneş oluyor, az önce iliklerime kadar üşüyen ben, güneşi görür görmez hemen ısınıyorum. Isınan sadece ben değilim, yürüme yolunu örten ince kar taneleri de pırlanta parlaklığını aratmayacak ışıltılarla yavaş yavaş erimeye başlıyor. Sabah ki sessizliğin yerini kuş cıvıltıları, fayton tıkırtıları alıyor…

Meraklısı için:
Abant için İstanbul ve Ankara’ya eşit mesafede diyebiliriz. Ortalama 3 saatlik bir zaman diliminde İstanbul’dan ya da Ankara’dan Abant’a ulaşmak mümkün, özellikle hafta onu konaklamalı olarak (göl etrafında birkaç otel ve tesis var ) ya da günübirlik (mangal, piknik çardakları mevcut) gidebilirsiniz. Eğer sakin bir ortamda dinlenmek ve mis gibi dağ havası almak istiyorsanız tercihinizi konaklamalı gitmekten yana kullanın derim. Göl etrafında bisiklete binebilir, faytonla gezebilir ya da yürüyüş yapabilirsiniz. Hatta şanslıysanız ve yeterince sessiz ve sabırlı olabilirseniz belki gölde yaşayan su samurlarından bile görebilirsiniz (Ne yazık ki ben henüz görme şerefine nail olamadım). Ve siz, doğanın orada yaşayan canlıların evi olduğunu unutmazsanız eğer, emin olun dönerken yanınıza, yere düşmüş kozalaklardan bir iki tane almanıza sincaplar bir şey demeyecektir.

Metin ve fotoğraflar: Canan Sayak

Previous:

Orman Denizinde Bir Gün

Next:

Kars’ta Anı Yakala

You may also like

Post a new comment