Agra

02 Eylül of 2011 by

25.08.2011

“Aşk ki gerçek değilse, tutku olmaz. Ateşi köze döner, kokusu olmaz. Âşık olan gün, gece, ay, yıl yanar. Güneş, ışık, rahat ve uykusu olmaz.” 

Aşkın sembolü Tac Mahal. Boynu bükük, romantik kent Agra’da günün ilk ışıklarının bana ve Tac Mahal’e vurmasını beklerken, bardaktan boşalırcasına yağan musonla gözümü güne açtım. Belki durur güneş çıkarda renk değiştiren kubbeleri görürüm diye bekledim ama nafile. Bulutlar belli ki bugün hüzünlü, kenti terk etmeyecekler.

Bakına bakına yollarda yürüyerek ona yaklaşıyoruz artık. Sigara paketleri de dâhil üzerimizdeki her şeyi alıyorlar. Bir yerden sonrada ayakkabıyla dolaşmakta yasak. “Şu titizliklerini her yerde yapsalar Hindistan cennet olur” lafını duyuyorum. Çok tuhaf geliyor bu durum Evet, olur belki ama o zaman da Hindistan, Hindistan olur mu acaba diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Yabancı kontenjanından yararlanıp hemen sıranın önüne geçerek içeri geçiyoruz artık. Dünyanın en çok fotoğrafı çekilen yapılarından birinin bir de biz fotoğrafını çekerek kendimizi, kendi içimizdeki tarih sayfalarında ölümsüzleştirerek, tozlu raflara kaldırıyoruz.

Şah Cihan’ın 17 yıldır evli olduğu karısı Mümtaz Mahal, Sultan’a 14. çocuğu doğururken ölür. Bazıları bu durum üzerine derki; ‘Tac Mahal bir aşk anıtından öte, bir pişmanlık anıtıdır.’ Velhasıl Şah Cihan uzunca bir süre hiçbir şey yapmak istemez. Devlet işlerini de bırakır. Kendini mimariye adar ve ortaya bu yapı çıkar işte. Dünyanın çeşitli memleketlerinden topladığı mimarlar, mühendisler, taş, süsleme ustaları ve işçilerle toplam 20 bine varan insan seli bile Tac Mahal’in 22 seneden önce tamamlanmasına yetmez.

Kim çalışmışsa çalışmış, kim yapmışsa yapmış böyle bir insan eli değmiş harikanın günümüze gelmiş olması gerçekten dünya mirası adına çok önemli. Bana sanki dev bir mermeri almışlarda gece gündüz oya oya bu hale getirmişler gibi geliyor. Venedikli süslemecilerin parmağı varmış öğrendiğimize göre. Mermerlerin içine kazınan çiçek desenlerini görünce, harcanan zaman, emek, o insanların çalışmaları gözümün önünde canlanıyor. Nasıl bir kafada yaşamışlar çözemiyorum. Adımımızı attığımız, kafamızı çevirdiğimiz her yer işleme. Oyulmuş mermerler yarı kıymetli taşlarla süslenmiş. Tac Mahal’in kubbelerinin ve kendinin renk değiştirme sebebi de bu taşlar.

Görselliğin doruğunu yaşadığımız için bir türlü ayrılamıyoruz buradan. Soğuk mermerlerin üzerinde bir süre sıcağın etkisini dengeleyip vücut ısımızı düşürünce, kubbelerin içine girip artık mezar anıtındaki Şah Cihan ve Mümtaz Mahal’i görebiliriz. Onlarca kişi saygıyla geçiyorlar önlerinden. Daha çok bir sultandan, devlet adamından öte ona kutsal bir kişiymiş gibi saygı duyuyorlar. İlk defa simetri hastalığı burada bozulmuş. Tac Mahal’in her yeri çok ince hesaplamalarla simetrik bir şekilde yapılmış. Burası Mümtaz Mahal için yaptırıldığından, Şah Cihan öldüğü zaman yanına yerleştirildiği için, Mümtaz Mahal’in mezarının yanına konulmuş ve böylece simetri ilk defa burada bozulmuş olmuş. Ölümün bile ayıramadığı iki sevgili… Yüzyıllar öncesinde yaşanan bu sonsuz aşka yüreğimin en derin yerinden, hissetmeye çalışarak veda ediyorum. Kaldığımız yere dönerken bile göz ucuyla onlara bakmadan edemiyorum.

Gece sadece yemek aramak için çıktığımız yolda Agra’nın arka mahallelerine düşüyoruz. Kendimizi biranda kutlama ya da düğün gibi bir olayın içinde buluyoruz. Tuhaf kaçıyor biranda, fark ediyorum. Kadınlar bizi işaret edip tatlı tatlı, utanarak gülüyor, ‘ne işleri var bunların burada’ der gibi. Birileri gelip elimizi sıkıyor, kafasının el verdiği şekilde sohbet etmeye çalışıyor. ‘Türkî Türkî’ diye bağırıyorlar. Dev mikrofonlardan müzik sesleri var. Herkes dans ediyor. Oradan geçip gitmek öyle zor ki, birkaç sokak boyunca devam ediyor bu durum. Ertesi gün rüyamıydı, gerçek miydi çözemiyoruz.

Previous:

Agra

Next:

Delhi

You may also like

Post a new comment