Agra

01 Eylül of 2011 by

24.08.2011

“Veda busesini alamamış bir denizciyiz hepimiz. Sevmediğimizden ya da unuttuğumuzdan değil, istemediğimizden dolayı almadık. Almadık ki geri dönüp alabilelim. Alalım ki bir sonraki yola daha cesaretli, daha güçlü çıkalım.”

Agra, bana; 90 bin dörtlüğe sahip dünyanın en uzun şiiri, büyük Hint destanı ‘Mahabrahata’da ‘cennet’ anlamına gelen sözcük ile tanımlanan Agra, uzaktan bize yüzünü önce Ekber Şah’ın muhteşem kalesi ile daha sonradan ise romantik mimari Tac Mahal ile gösterdi. Edward Lear, Tac Mahal için şöyle demiş; “artık insanları Tac Mahal’i görenler ve görmeyenler diye ikiye ayırmak lazım.”

Sadece iki dakika uzaklıkta olmam bile Edward Lear’ın ötesinde şu an. Gidip sadece onu görmek istiyorum. Tac Mahal için çıktığımız yolda hemen dikkatimi çeken bir şey var; Agra sokakları öyle temiz ki. Gorakhpur ve Varanasi’den sonra cennet geliyor zaten burası. ‘Temiz Agra’ diye kampanya başlatmışlar. Çöp kutuları bile var. Müslüman hükümdarların şehri ve tabi ki etraf Müslümanlarca çevrilmiş. Onlarla sohbet ede ede ulaştığımız sarayın kapıları bize ket vuruyor ve hevesimizi kursağımızda bırakıyor. Bu kadar erken kapanabileceğini düşünmemiştim hiç. Onu gezmek için yeterli zaman yoktu. Yetiştiremezdik. Elimizdeki bilet ise sadece bir kere kullanım hakkına sahip olduğu için bugün gezme fikrinden vazgeçip yarın daha fazla zaman diliminde daha fazla sindirerek gezmeyi uygun bulup rotamızı Ekber Şah’ın dev kalesine çevirelim dedik. Hava kapalı olduğu için Tac Mahal’in günün saatine göre ışınların açısından kaynaklanan renk değiştirme şovunu izleyemeyecektik zaten.

Moğol İmparatoru Babür, Agra’yı İngiliz tacındaki mücevherlerden biri olan ‘Koh – i Nur’ elmasıyla beraber ele geçirmiş. Torunu Ekber ise burayı Delhi’ye tercih edip başkent seçmiş. Oğlu Cihangir, İslamiyet’in beşiği haline getirmiş ve şah cihan önce Tac Mahal’le eşsiz kılmış sonra ise onu boynu bükük bırakmış. Elini eteğini her şeyden çekip, bunalım içinde yaşarken, devlet işlerinden ve Agra’dan sıkılıp, başkenti Delhi’ye taşımış. Rivayetler bunlardır ki işte Agra’da öksüz kalmış.

Agra Kalesi’nin önemi değişik bir hikâyeden dolayı beni cezp etti. Ne bir kale oluşu ne de eşşiz mimarisiydi bu. Şah Cihan, karısının ölümünden sonra yaptırdığı Tac Mahal için öyle çok para harcamış ki devlet hazinesi açık vermiş. Üstüne yapılan başka anıtlar, türbeler derken çileden çıkan oğlu Evrengzip için son damla, babasının nehrin karşısına Tac Mahal gibi ama bu sefer siyah mermerden bir anıt yapımına başlaması olmuş. Evrangzip isyan etmiş ve Şah Cihan’ı tahttan indirip Agra Kalesi’ne hapsetmiş. Ömrünün geri kalanını artık buradan uzaktan karısını izleyerek geçirmiş. O kaçmasın diye de etrafa içleri su dolu hendekler kazılıp içine de timsahlar atılmış. Gözleri bozulduğunda ise artık karısını göremeyecek hale gelmiş. Agra Kalesi’nin her şeyden önce bu hüzünlü, aşk kokan tarihi bile onu gezerken hissettiklerimi değiştirdi. Birine delice tutkunsunuz ve bu tutkunuz size dünyanın 7. harikasını yaptırmanıza sebep veriyor ama hayatınızı ona uzaktan bakarak ve hatta bir süre sonra onu göremeyerek geçiriyorsunuz. Şah Cihan barbar Moğol komutanı belki ama geride kalanlara bakınca, mimariden zerre kadar anlamayan beni bile etkileyebiliyorsa durup tarihi bir kere daha düşünmem gerek.

Kıpkırmızı taştan yapılan Agra Fort öyle büyük ki, tahminlerimin de ötesinde. Ucu bucağı yok. Kaybolmamak içten bile değil. Geniş araziye yayılmış ve bir tarafını Yamuna Nehri’ne yaslamış. Bu yüzden mi bilmiyorum ama tarihte istediği ilgiyi hiç bulamamış. Kullanışlı olmadığından söz ediliyor. Ekber Şah’ın fil tutkusu ancak bir süre canlı tutabilmiş. Sekizgen kuleye çıkıp çok sevdiği fil dövüşlerini buradan izlermiş. Taht salonuna ise süslü filiyle gelirmiş. Hatta ve hatta kendinden sonra gelecek varisini bile, torunu ve oğlu arasında, sahip oldukları filleri dövüştürerek belirlemiş.

Bu anlatılanların ışığında adımlarımı gerçekten daha değerli hissediyorum. İçinde ruh olana, yaşanmış olana tutkum büyük. Yağmurun başlamasıyla koyulaşan kırmızı renk duvarların bizi selamlar bakışları arasında Agra Fort’tan ayrılıyoruz. Agra, küçük bir kent, gezilecek öyle çok fazla yeri yok. Kuzey Hindistan’ın genel hâkimiyeti erken yaşam parolasıyla burası da çok erken saatlerde güne veda ediyor. Bize de kendi aramızda oturup düşünmek, varsa etrafta bizim gibi yabancılar, onlarla vakit geçirmek kalıyor. Yarın erkenden Tac Mahal’e gideceğim ve uzun bir tren yolculuğu yaptığım için dinlenmek çok iyi geliyor.

Previous:

Varanasi – Agra

Next:

Agra

You may also like

Post a new comment