Alakır’ın Sesi, Benim Sesim

18 Aralık of 2010 by

Korkak yürekler bu defa suya göz dikti!

Su, hava, ateş ve toprak; dört element insanlığa ait değildir. Tüm canlılara, tüm ekosisteme aittir. Aidiyet duygumuz başka birçok şeye karşı en başta gelişen en zararlı yanlarımızdan biri ne yazık! Söyleyeceklerim, aklımdan geçenler ruhumu yaralıyor. Sözcükler direniyor; söylemek istediklerime direniyorlar. Buna rağmen söylemeden edemeyeceğim şeyler var. Çünkü onlar her bir canlının kelamı…

Parayla satın alma saçmalığı ortaya çıkmadan önce ‘emek’ vardı, iş yoktu, ‘çalışma’ vardı, ‘üretim’ vardı; ‘sevgi’ vardı, ‘saygı’ vardı. Dünya toprağıyla, suyuyla, karıyla, buzuyla çağıl çağıldı. O zamanlar insanoğlunun bir dağdan DAĞ – ATA, bir hayvandan HAYVAN – ATA, bir bitkiden BİTKİ – ATA diye bahsettiği zamanlardı. Dağlar, hayvanlar ve bitkiler ATA’dır. Onlar Yeryüzünün varoluşundan bu ana dek varoluşlarının bütün anlamıyla yeryüzünün gerçek sahipleridirler. İnsanoğlu gelip geçicidir. Ve Kızılderili atalarımın söylediği gibi “onlar bu dünyada sadece misafirdir.”

Şimdi… Müthiş bir tüketim halkasının bilinçsiz zincirlerinden birine dönüştük. Öyle ki, suyu, toprağı, ısıyı ve soğuğu parayla satın alıyoruz. Bizi bu kadar donuklaştıran etkenler karşısında bir dakika düşünmeye davet ediyorum herkesi; soba yakmak klima ile ölçülebilir mi? Cephelere göre yapılandırılan rüzgârın önünü kesmeyen müstakil evler apartmanların soğuk, ölü ve klimayla ısınılan, serinleten mekanik havası rüzgârla nasıl bağdaştırılabilir?  Toprağa basmayan bir ayak, betonla aradaki farkı nasıl bilebilir? Ateşin mis gibi tüten isini koklamadan ısınmak nasıl bir kayıp? Ve onca unuttuğumuz şey şimdi şu anda parayla satın alınan bir metaya dönüştürülürken nerdesin, ne yapıyorsun ve nasıl yaşıyorsun? KİMSİN? HANGİ TARAFTASIN?

Sular kaynağından boruya hapsedilerek özelleştirilmeye çalışılıyor. Debisi düşük sulardan, derelerden ‘elektrik üretme’ bahanesiyle rant elde edilmeye çalışılıyor. Tüm canlıların hakkı olan su sadece insan için bir pazarlık konumuna getiriliyor. Bu büyük bir katliamdır. Bir balığın, bir çiçeğin ölümü bir insanın ölümüyle aynıdır. Ölüm ölümdür ve geride bıraktığı duygu aynı duygudur. Birbirimize kopmaz halkalarla bağlı olduğumuz gerçeğinin ne kadar farkındayız? Sular kuruduğunda, balıklar öldüğünde, çiçekler, çimenler, ağaçlar kuruduğunda insan yalnız başına kalacak ve binaların, betonların arasında büyük bir yalnızlıkla kendisi de kuruyacaktır. Büyük bir keder ve acıyla kendinden yabancılaşarak ve lanetlenerek!

Her birimiz kendi yaşam alanında ve etrafında olanlara duyarlı olmalıyız. Ulaşabildiğiniz kadar bütün samimiyetinizle bu katliamın karşısında durmalıyız; seçimlerimizle, edimlerimizle…

 Antalya’da Beydağlarının billur gibi akan sularından oluşan derecikler aşağıya inerek ALAKIR ÇAYI’nda toplanırlar. Alakır Çayı beslediği, hayat verdiği canlılar için ve ‘kendi varlığı’ için akarken milyonlarca yılda oluşmuş bu doğa güzelliği HES olarak bilinen hidroelektrik santralı bahanesiyle birilerine peşkeş çekilmeye çalışılıyor. Bunun KARŞISINDAYIZ. Yüzlerce yıllık ağaçlar onlara sorulmadan kesiliyor, balıklar, kurbağalar bir anda ölüme terk ediliyorlar. Bunun KARŞISINDAYIZ.

Ve ben Antalya’da yaşayan biri olarak bunu yapanlara soruyorum; Sen kimsin ki bir başka canlının hayatını ona sormadan alabiliyorsun? Bu ne küstahlık!

Ve herkesi etrafında olan bu katliamı sorması, karşısında durması ve seçim ve edimleriyle doğanın yanında olması için çağırıyorum;

Sende katıl, uyan ve SUYUNA SAHİP ÇIK!!!

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

‘Geçmiş ve Geleceğin Pençesinde Sıkışıp Kalmak’

Next:

Yaşamın Değişik Kareleri

You may also like

Post a new comment