Alauwedi’nin Karısı

09 Eylül of 2011 by

9 Şubat’07, Pishin, Pakistan

Gecenin ilerleyen saatlerinde yer döşekleri serildi, çocuklar çoktan uyumuş, Canan Khan ile Muhammed de esnemeye başlamışlardı. Alauwedi’nin uykusu zaten ağırdı ve bir köşeye kıvrılmış, çoktan uykuya yenik düşmüştü. İçlerinde uyanık kalan tek kişi vardı, o da Alauwedi’nin karısıydı. Kadından bana gelen etki, bana her bakışında merak ettiği şeylerin azalacağı yerde arttığını düşündürüyordu.

Kendi yaşamında olmayan hak ve hürriyetlerin özlemini içten içe duyduğunu ikimiz de biliyorduk. Bildiklerimiz kimi kültürde uygulamayı mümkün kılarken kiminde de imkânsız gibi görünüyordu. Bu insandan insana değişirdi ama Alauwedi’nin karısı için çok geçti…

Aynı odada hep birlikte yan yana serilmiş döşeklerde kıvrılıp uyuduk. Yemek, içmek, yatmak ve konuşmak işte her gün yinelenen rutinlerdi ve tek değişiklik bugün için benim varlığımdı. Konuk olmam onların rutin hayatını hiçbir şekilde değiştirmemiş, uyuyacağım yer için bile herhangi bir özen gösterilmemişti. Temiz çarşaf beklentim havada asılı kalınca, çantamdan kendi çarşafımı çıkarıp kimse görmeden sermek için fırsat kollamıştım. Ama yapamadım. Kadının gözü önünde çarşafı serip uyumak, sanki onun bana gösterdiği yeri ve gösterdiği şekli beğenmemek olacaktı. Sorun, döşekteki kokuydu. Kokuya karşı hassasiyetim vardı ve kendimi diken üstündeymiş gibi hissediyordum.

Bir tarafım, hiçbir şeyin önemi olmadığını, bu anda yaşamın farklı bir sahnesinde olduğumu, herhangi bir istek ve beklenti içine girmeksizin şartları olduğu gibi kabul etmemi söylüyordu. Seçim şansının yeri ve zamanı değildi. Zaman nasıl akıyorsa ben de öyle akmalıydım. Böyle güzeldi…

Sabah çok erken uyanan ev halkının ritmine uyup ben de kalktım. Zaten uyumak gibi bir şansım da yoktu ama uykusuzdum, uyuyamamış, sızmıştım. Dışarı çıktığımda yüzümü yıkamak için su bakındım. Kızlardan biri derhal geldi, sürahiyi gösterdi ve o suyu dökerken ben de yüzümü yıkadım. Her yer topraktı. Ev topraktı, etrafı çevreleyen yüksek duvarlar topraktı, yer topraktı. Ayaklarım çıplaktı. Toprak kokusu, verdiği hisle beraber güzeldi. Doğrusu burada en yoğun hissettiğim şey de buydu…

Kahvaltıda süt ile tavada aşırı yağda pişmiş yumurta vardı. Ekmeği belli ki kendileri yapıyorlardı. Ekmekten bana gelen etki, pastamsı bir tadı andırıyordu. Canan Khan ve Muhammed de gelince hep birlikte sofraya oturduk. Kafam meşguldü. Buraya gelmiştim gelmesine de nasıl dönecektim, beni bırakacaklar mıydı, doğrusu emin değildim. Herkes gözümün içine bakıyordu. O an emin oldum, en azından bir gece daha buradaydım.

Alauwedi, Quetta’da pazara gitmemizi önerdi. Zira benim ayakkabıya ihtiyacım vardı. Yollarda ayağımdakiler perişan olmuştu. Yola çıktık ve toprak yollardan toz kaldırarak şehre girdik. Garaja yakın bir yerde bilet konusunu açtım. “Olmaz” dediler. “Olur” dedim. “Erken” dediler, “değil” dedim. Pazara girdiğimizde artık beni dinlemediklerini fark etmiştim.

Bir hayli dolaştık. Ayağıma göre bir ayakkabı bulamadık. Buradaki kadınların ayak numaraları benimkine uymuyordu. Tam umudumu yitirdiğim sırada çizme gibi bezden yapılmış ama ayaklarımı sıcak tutacak türden bir tane bulduk. O bile biraz dardı. Ayağımı çok zor sokabiliyor ama rahat yürüyebiliyordum. Kaçırmadık, aldık. Zira bu benim son umudumdu. Alauwedi ayakkabının parasını bana ödettirmedi ve “hediyemiz” dedi. Gösterdiği nezaket içtendi. Ben de içtenlikle “şükran” dedim.

Pazaryerinden ayrıldığımızda, tren istasyonuna gitmemiz gerektiğini, mutlaka yarına bilet almak istediğimi söyledim yine. Ve umursamadıklarını görünce bu defa sert bir şekilde bir daha yineledim.”Tamam” dediler. Tren için bilet kalmamıştı. Bilet verebildikleri tarih benim için de geç olacaktı. Çaresiz yine otobüsle gidecektim. Garaja gittik ve ertesi güne biletimi aldık. Rahat bir nefes almıştım. Alauwedi beni çay içmek üzere bir yere götüreceklerini söyledi. Çamurun içinde, otel olduğunu söyledikleri bir yerde durduk. Doğrusu otel çok komikti. Görünce güldüm. Etrafı naylonlarla kapatılmıştı. İçine girdiğimizde yerde oturmak için serilmiş yaygılar gördüm. İçlerinden birine oturduk. Burasının nasıl bir otel olabileceği ile ilgili düşünürken, civarda çalışan işçiler için konaklama yeri olduğunu öğrendim. Derken içeriye birkaç adam girdi. Ellerini kalplerinin üzerine götürerek “selamünaleyküm” dediler. “Aleykümselâm” dedik. Yanımıza oturdular ve Alauwedi beni tanıştırdı. Türkiye’den deyince “Müslüman mısın?” Diye sordular. “Değilim” dedim. “Fark etmez” dediler. “Hepimiz kardeşiz.”

Adamların tavrı çok hoşuma gitmişti. Biliyordum, burası bir aşiret köyüydü. Neye inanacağından nasıl yaşayacağına kadar her şey aile büyükleri tarafından kararlaştırılırdı. Kararlı adetlerin olduğu her yerde hoşgörüsüzlük de olurdu. Yine de ellerinde tespih, yüzlerinde sakal, üstlerinde entariler olduğu halde öylece yanımda otururlarken saygının ne demek olduğundan haberdar olduklarını düşündüm. Ve ben de onlara saygı duydum…

Previous:

Peştun Köyünde

Next:

Gidişe Doğru

You may also like

Post a new comment