Ali Ekber Çiçek

25 Nisan of 2019 by

2019 Ocak ayının son günü. Yağmur çiseliyor, ilerliyorum. Vardığımda, mezarlardan birinde bakım yapan bir çifte rastlıyorum. Soruyorum, tarif ediyorlar yönünü. Şimdi, döktüğüm minik damlalar, sel oluyor. Gözyaşlarım, yağmura karışıyor. Vardığım noktada şimşek, gök gürültüsü, hızla atan, hüzünle taşan yüreğimi esir alıyor. Hıçkırıklarıma engel olamıyorum. Oturuyorum ustanın yanı başına. Çokça ağladığım ve de içimizi döktüğümüz sohbete başlıyoruz, usulca…

“Gönül gel seninle muhabbet edelim
Araya kimseyi alma sevdiğim
Ya benim kimim var, kime yalvarayım
Kaldır kalbindeki karayı gönül”

Bir an gözlerimi kaldırıp, sonsuz yeşil deryaya bakıyorum. Bir uçtan bir uca sınırsız cennetime. Kazdağları temiz enerjisi ile yıkıyor benliğimi, karışıyorum ağaca, toprağa, kurda, kuşa yeniden.

Edremit’e hava yolu ile varışım, Güre’ye hava alanı servisi ile varışım yaklaşık iki saatimi alıyor. Konuğu olacağım dostlar beni alıyorlar, yol üzerinden. Sohbet edip, ailenin bir kısmı ile tanıştıktan sonra henüz valizimi bile açmadan ıslak, özgür topraklara vuruyorum kendimi. Özlediklerim var, türküler kadar çok!

“Böyle ikrar ilen böyle yolunan
Mihnetli yar, bana lazım değilsen
Deli gönül sevmiş, vaz gelmek olmaz
Cefalı yar bana lazım değilsen”

İşte böyle, her mısra bir kitabın özeti gibi. Her dizesi bir hayat hikâyesi. İnsan aklıyla, vicdanıyla barışmayan, cehaletin hüküm sürdüğü yığınlardan uzakta, bir ozanın kanatlarının altındayım şimdi. Ali Ekber Çiçek’in sonsuzluğa uğurlandığı kabrinin başında. Bir zamanlar seyreylediği, havasını soluduğu bu güzel ve sade köyde, dostları arasında.

“Sen de sitemkârdın” diyorum. Bir televizyon programında ‘İnsanımızın inancı, felsefesi, geleneklerimiz nereye gidiyor? Misafire saygımız, dostluk bağları azaldı, güven duyacağımız gerçek dostlar birkaç kişi kaldı’ diyordun. Önüne serilen fırsatları, politik kariyerleri reddettiğini anlatıp, ‘halkım bana yeter’ diyordun. Bu toprakların müziğine, gençliğine inanıyordun. Bir ömür emek verdiğin gözyaşlarınla, yüreğinle dokuduğun yüzlerce eserini, geleceğe armağan ediyordun. Tıpkı sana devredilen binlerce yılın eşsiz hazineleri gibi.

“Derdim çoktur hangisine yanayım
Yine tazelendi, yürek yarası
Ben bu derde hande derman olayım
Meğer dost elinden ola çaresi”

Erzincan’da 1935’de başlayan hayat yolculuğunun ne kadar zorlu geçtiğini, deprem ve sonrasında yaşananların seni nasıl İstanbul ve sonrasında Ankara’ya ulaştırdığını yazıyor tüm kaynaklar. TRT arşivlerindeki 54 kaset, yüzlerce derleme, Avrupa’dan Amerika’ya onlarca konser, seminer ile bu toprakların sanatını nasıl dünyaya taşımaya çabaladığını minnetle okuyorum. Sayısız sanatçı eserlerini seslendirdi, takipçin oldu, seninle aynı sahneyi paylaştı. Senfoni orkestraları konserlerde paydaşın oldu, izliyorum. Senin için hazırlanan belgesellerden birinde (Cahilden uzak ol, kâmile yakın), 16 yıl sonra doğduğun köyde kardeşlerin ve akrabalarınla karşılaşmana tanık oluyoruz. İşte o anda, ben de senin gibi gözyaşlarımı katıyorum, geçip giden zamana.

“Şu yüce dağları duman kaplamış
Yine mi gurbetten kara haber var
Seher vakti burda kimler ağlamış
Çimenler üstünde gözyaşları var”

Sazı kucağına aldığında nasıl sevdiğini, ona nasıl saygı duyduğunu, melodinin gönülden parmaklarına nasıl güzelce aktığını anlatıyorsun. Uluslararası müzik otoriteleri kusursuz armoniyi, enstrümantal ustalığı, halk müziğindeki çok sesli yapının bir bağlamada nasıl renklendiğini işte senin bu katıksız sevdanda buluyorlar. Melodilerin bir sazdan çıkamayacağını dinleyerek imkânsız bulanlar, bizzat gelerek izleyerek bu muhteşem dinletiye tanık oluyorlar.

“On dört bin yıl gezdim, pervanelikte
Sıtkı ismin duydum divanelikte
İçtim şarabını mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum

Kırkların ceminde Haydar, Haydar dara düş oldum”

“Ben neyim? Neye dünyaya geldim? Bunların cevabını bilmeden, gitmek, üzücü!” diyor ve ekliyorsun. “Tüm bu soruları açıklamaya ömrün yetmez, tasavvuf işi. Dünyaya kalıcı, hatırlanır eserler bırakmak Edison, Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş gibi ışık olmalı” diyerek yüzlerce unutulmaz eseri yaratıyorsun. Yakınların, dostların sohbetlerinin keyfini ve sıcak yüreğini hatırlıyorlar. Sana rehberlik edenler ise değişmeyen beyefendiliğini ve inanılmaz yeteneğini…

“Sabahtan uğradım ben bir figana
Bülbül ağlar ağlar güle getirir
Bakın şu feleğin daim işine
Her cefasını kula getirir”

Erenler öldüklerinde, kırklara karışırlar. O da dervişleriyle, babalarıyla, pirleriyle, ocaklarında yemek taşırıp, halka dağıtan kırklar ocağına karışıp gitmiştir. 26 Nisan 2006 da Hakk’a yürümüştür, Ali Ekber Çiçek ölümsüzler arasına katılmıştır.

Büyük şair Bedri Rahmi Eyüboğlu “Şairim, şiirin hasını ayak sesinden tanırım. Ne zaman bir türkü duysam, şairliğimden utanırım” diyor ve türkülerin hakkını kendince teslim ediyor.

“Geldim şu âlemi ıslah edeyim
Özümü meydanda gördüm sonradan
Zaman mahlûkuna meylimi verdim
Sermayemden zarar gördüm sonradan”

Tınısı ayrı bir güzeldir türkülerin, içerisine girince coğrafyanın ve tarihin derinliklerine yolculuğunuz başlar, çağların genetik mirasına tanık olursunuz. Demini yudum yudum alırsınız yüreğinize. Eğer biraz olsun anlamaya çalışırsanız, zaten sizi sarıp sarmalar. Ezelden gelen, ebediyete giden tüm sırlar sizinledir artık.

“Dünya umuruna meylini verme,
Sen de kurtulmazsın ecel elinden
Ben filanım diye göğsünü germe
Sen de kurtulmazsın ecel elinden”

“Ben hiçbir zaman dini de siyaseti de müziğe alet etmedim. Hiçbir insanı ayırmadım. Bize öyle öğretildi, biz böyle bildik. Herkes mukaddes, herkes insan, gözyaşları herkes de var” diyorsun ya usta, işte bunu yapmayanlar, kör kuyularda. İsimleri, cisimleri bile hatırlanmıyor, bundan böyle de emin ol, hatırlanmayacak. “Sazım beni hiçbir gün yanıltmadı, bana mürşit oldu. Hiçbir gün, beni yanlış yere götürmedi. Yüreğinizden geleni, sazın tellerine dökün, zihninizi, gönlünüzü. O kadar güzel yerlere gidersiniz. Saygı, sevgi görürsünüz.” Sazlar daha yıllar boyu, ses verecek türkülerine biliyorum büyük usta. Yunus’ un söylediği gibi “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”

Devrin, daim olsun

Huzur içinde, yağmur altında yaptığımız sohbet için binlerce şükür. Bu kutsal mekâna ev sahipliği yapan Tahtakuşlar Köyü’nün güzel yürekli insanlarına binlerce teşekkür. Geldiğim ve bana gösterilen yoldan farklı bir patikadan köye dönmeye başlıyorum.

Yine, yağmur altında, yollara şükür…

Metin ve fotoğraflar: Deniz Can

25. 4. 2019

Previous:

Festival

Next:

Bir Düşün Peşinde Yollarda (3) YOGA

You may also like

  • 04 Oca

    Kar

    Özgür Yazılar

    Güzelim, mevsimim, neşe kaynağım. Özlediğim, sevdiğim, semazenler gibi, döner sonsuzlukta. Tane tane yaradana doğru… Ört ...

  • 02 Nis

    Apolyont’tu Gezerken

    Özgür Yazılar

    İşte, ilk ve en büyük adımımı attım. Köprüden adaya geçip, kavuştum hayallerime. Ağaçlar altında bir ...

  • 05 Eyl

    Eşme Ayvası

    Özgür Yazılar

    Doğal ve tarihi güzelliklerinin yanı sıra bitki varlığı ile de oldukça güzel bir coğrafyada yer ...

  • 03 Ağu

    Bence

    Özgür Yazılar

    Bir bebeğin boynundan öperken çekmektir içinize kokusunu. Şifa bulan hastanın gözlerindeki ışıltıdır. Bunaltan sıcaktan, serin ...

Post a new comment