Ali Mansoor

12 Mayıs of 2011 by

17 Ekim, Quetta

Quetta’da garaja yakın bir otele yerleştim. Otel odası ev ortamından sonra ‘soğuk’ hissetmeme neden oldu. Oturdum bir köşeye. Odayı izlemeye başladım. Öylesine bir odaydı işte, hiçbir hoş detay yoktu. Gözlerim boşu boşuna bir sıcaklık aramak istercesine baktı odaya tekrar ve tekrar. Gitmek ve kalmak arasında asılı kaldım!

Camdan dışarıya baktım sonra, gri ve beyaz renkte bir sürü insan ortalıkta dolanıp duruyordu. Yolcu alan ve bırakan otobüsler garaja bir girip bir çıkıyordu. Sokak çamurluydu. Pencereden görünen gri renk baştan aşağıya şehre hâkimdi sanki.

Burada ne kadar kalacaktım? Şimdi gideceğim yer neresiydi, bilmiyordum. Bu çok ilginçti; içimde bir şey hem gitmek hem de durmak istiyor gibiydi. Odada kalmak istemiyordum, hava hafif soğuktu. Dışarıya çıkıp yürümeye karar verdim. İçimdeki dünya ve dışımdaki dünya arasında gidip gelen alışveriş ben yürürken aynı anda bana eşlik etmeye devam ediyordu. Baktığım, gördüğüm her şey o köprüden diğer tarafa dönüşerek geçiyordu; bir iz, bir etki olarak benliğime kaydoluyordu.

Ali Mansoor’u aramalıydım. İçimden geçen bir motorla Quetta’yı Ali Mansoor’la birlikte dolaşmaktı. Keşke motorla gelse diye geçirdim içimden. Ali bir saate geleceğini söyledi. Otele döndüm, beklemeye başladım. Aşağıda yolcuların uğrak yeri olan bir lokanta vardı. Biraz orda oturdum ta ki Ali motosikletiyle görünene dek!

Çıktık, bana önce şehrin görünen yüzünün dışında iç taraflarına, arka mahallelerine götürdü. Hava birden değişmişti. Dar sokaklar, esnaflar, insanlarla yaşam burada daha bir başka akıyordu. Motoru bir kenara koyduk, yürümeye başladık. Ali bu arada bana Quetta’yı anlatmaya devam ediyordu. O arada bir müzik marketin önünden geçtik. Geleneksel birkaç örnek almak üzere içeriye girdik. Ardından babasının dükkânına gittik. Ayakkabıcıydı. Tanıştırdı beni. Babası ‘efendi’ bir adamdı. Benim konumuma, yalnız olmama herhangi bir tavır göstermiyor oluşu, davranışlarındaki saygı gözlerimden kaçmadı.

Motora atlayıp Alilerin evine doğru yola çıktık yeniden. Ara sokakların arasından bir dağ görünüyordu ve görüntü enfesti. Yukarı doğru tırmanmaya başladık. Ali’ler anladığım üzere şehrin biraz daha dışında oturuyordu. Büyük bir kapının önünde durduk; çift kanatlı tahta bir kapının. İçeriye girdik. Gördüğüm bir ağaç sanki bana gülümsermiş gibi geldi o an, onca ağaçsız, çiçeksiz yollardan ve evlerden geçtikten sonra. Küçük bir avluydu gördüğüm. Bir kenarda çeşme vardı. Evden çıkan biri gülümseyerek ‘’salam’’ dedi, “salam” dedim. Ali’nin kız kardeşiyle tanıştık. Başında beyaz, sırtına kadar uzanan bir örtü vardı ve örtü saçlarını açıkta bırakıyordu. İçeriye girdik. Yeşil bir odaydı bu. Perdeler çağla yeşiliydi; tavandan yere kadar dökülüyordu. Yere büyük bir halı serilmişti. Ve yerde oturmak için minderlerle, sırtını dayama için konumlandırılmış sert yastıklar vardı. Oda gözüme harika göründü. Ali biraz benden bahsetti kız kardeşine. O da az konuşup daha çok başını sallayarak dinledi. Kızın duruşu, ondan gelen etki ‘değişikti’. Biraz sonra annesi geldi; neşeli, sürekli gülen bir kadın. Ardından çaylar, yanında bisküvi ile servis edildi. Ali, eğer istersem dağa tırmanabileceğimizi söyleyince “olur” dedim. Ali’nin ailesinden izin isterkenki hali, davranışları, sesinin tonu ‘saygılı duruşunun’ altını çiziyordu.

Yürüdük; dar sokakların arasından. Yukarıya doğru uzanan taş bir merdivenden çıkmaya başladık. Biz yukarıya çıktıkça Quetta aşağıda olanca haliyle kuşbakışı görünmeye başladı. Bir dağa doğru yürüyorduk, daracık, taş merdivenlerin arasından. Koh dağı ağaçsız bir dağdı, kayalıktı. En tepeye kadar çıktık. Tepede bir kayanın üstünde oturduk. Aşağıyı izledik bir süre. Kahverengi bir şehirdi gördüğüm. İnsanlar, evler, arabalar vardı. Şehirde bitki örtüsü yoktu. Ali’ye ağaçları özleyip özlemediğini sordum. Üzerinde çok düşünmediğini, burada doğduğunu, burayı sevdiğini söyledi. Suyun az oluşu ağaçsız bir hayatı destekliyordu. Hayatı boyunca burada mı yaşadığını merak ettim. Sanki buraya ait değil gibiydi. Başka bir yerden gelip buraya konmuş gibiydi. Arkada topladığı uzun saçları sert, keskin adetlerin arasında ve aslında yaşadığı toplumun içinde kendini başka bir yere koyduğunu anlatıyordu!

Bir süre hiç konuşmadan oturduk. Rüzgâr esiyordu. Yukardan bir çan sesi eşlik etti rüzgârın sesine. Başımı çevirip az yukarıya bakınca rüzgârla birlikte sallanan dua bayraklarını gördüm. Bir his içime dönmeme neden oldu, gözlerimi kapattım, bir süre oracıkta meditasyon halinde kaldım.

Gözlerimi açtığımda Ali sessiz bir şekilde oturmuş, Quetta’ya bakıyordu.

Previous:

Özgürlük

Next:

Pakistan’da Kamyon Olmak

You may also like

Post a new comment