Almanya’nın Sevecen Kuşları

04 Nisan of 2011 by

Bir aydır ülkemden uzaklardaydım. O nedenle neler olup bittiğinden pek haberim yok. Kızımın evinde Türkçe kanal olmadığından, Almanların kanallarının da Türkiye umurunda olmadığından, habersiz kaldım. Bu arada zorunlu olarak dinlendiğimi de itiraf etmeliyim. Bu kez yanımda arkadaşımı da götürmüştüm. Ona her şey yeni ve ilginçti. Onun gördüğü yeni şeylerden mutlu olması beni de mutlu ediyordu.

Yıllar önce ben de ilk kez gittiğimde, en çok Almanların herkese güler yüzle selam vermesine hayran kalmıştım. Artık yüzlerindeki gülümseyen giysiyi çıkarmışlar. Yabancıların yanından onları yok sayarak geçiyorlar. Arkadaşımın yorumu da “Almanlar, çok düzenli, bakımlı, güzel, ama insanları çok soğuk” oldu.

İnsanlarına aldırmazsak, havalar çok soğuk değildi. Biz oralardayken kar yağmadı. Hafif bir ayazla geçiştirdi. Bahçeleri kardelen ve çiğdemlerle doluydu. İkisi de öyle tanıdıktı ki, biri eğri boynunu kaldırıp gurbetçi gibi baktı, diğeri elimizde yumrusunu kazacak çivinin olmadığına sevindi. Sanki bahçeler tek kişininmiş gibi aynı düzen, aynı çiçeklerle doluydu. Kent, göl kıyısında, küçük, bakımlı,  evler ağacın boyunu geçmemiş. Sokakları süpüren temizlik işçileri de yok, herkes kendi evinin önünü süpürüyor. Kızımı saymazsak, göçmen de yok, ama yabancılar için önyargı alabildiğine çok.

Bizi sevecenlikle karşılayan kuşlardı. Hiç durmadan şarkı söylediler, insanlarına inat. Çiftliklerde öbek öbek karaca sürüleri, geyikler, hatta keklikler de sevecendi. Çiçekler, ağaçlar, kışa inat yemyeşil çimenler gibi sevecen. Ha! Bir de çocuklar, onlar henüz bozulmamışlar. İlkokullar, çocukların okuyacağı kitapların listesini yapmış, internette yayınlamışlar. Listeyi kitapçılara da vermişler, çocuklar kontrol altında.  Onun dışında kitap okumuyorlar. Kapitalist sistem işi şansa bırakmıyor. Kitapları şöyle bir inceledim, suya sabuna dokunmayan, macera kitapları. Klasikleri listeye almamışlar. Gülümsemekten vazgeçtikleri gibi klasiklerden de vazgeçmişler. Torunum Ernesto’ya kitap alayım derken öğrendim bunları, ne alacağımı onlar belirlemişler. Aralarından çıkan, Brecht, Mozart, Marks, Engels vb hatırına onları bağışlar mıyız bilemiyorum.

Arkadaşımı elimden geldiğince gezdireyim istedim. Almanya, Belçika, Hollanda’nın birleştiği (Drei Nederland Punk), Üç Ülke Noktası denen yere bir kule yapmışlar. O kuleye çıkıp üç ülkeyi tepeden izleyebiliyorsun. Orada da çok insan vardı. Dağın başıydı, ama kuleden inince, bir şeyler içebileceğin şık cafeler vardı. Birine oturduk, ortada yanan ocak başının çevresinde kırmızı şarap içtik. Almanların soğuk bakışları altında, Türk olduğunu öğrendiğimiz, esmer güzeli garson kızla sıcacık sohbetler ettik.

Ne zaman Almanya’ya gitsem, binlerce sayfa kitap okurum. Bu kez de öyle oldu. Şimdilerde baş listelerde olan ‘Küçük Arı’ ile yakınlarda, sekseninde Nobel edebiyat ödülü alan İngiliz kadın yazar Dorris Lessing’in ‘Altın Defter’ adlı iki ciltlik kitabını okudum. Kitap 1950’lerde İngiltere ve dünyadaki sol dalgayı, cinsellik, dostluk ve yeni doğmaya başlayan feminizmi harmanlamış ustalıkla. Kitabın her sayfası, bizim bugünlerdeki zamanımızı anlatıyordu. Zaman zaman şaşırdım, öylesine tanıdık. Bizim umudumuzu, umutsuzluğumuzu, şirket yönetir gibi, ya da hayır işleri yapar gibi siyasi çalışmalar yürüttüğümüzü, onlar ta o zaman yaşamışlar. ‘Tarihten ders almak bu kadar mı zor?’ diye kendimi sorguladım. Yine de aynı kısır döngüyü yaşayacağımızı düşünerek gerildim. Yangını söndürmek yerine neden çevresinde dans ettiğimizi çözmeye çalıştım.

İşte döndüm ve dünyanın en güzel yerinin Antalya olduğunu bir kez daha anladım. Kuşları sapanla vurmaya çalışsak da, en güzel insanlar burada yaşıyor.

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

15. Altın Portakal Şiir Ödülü Programı: Türk Şiirinde Kadın

Next:

İki Tutam Saç

You may also like

Post a new comment