Altınyayla’dan Kovulan Tanrıça

11 Aralık of 2010 by

Uzun zamandır arkadaşlarla piknik yapmak için Altınyayla’ya gitmeyi planlıyorduk. Ancak işti, çocuklardı, şuydu buydu derken erteledikte erteledik ta ki bu hafta sonuna kadar.

Hava güzel,  etraf sakindi zaman geçirmeden yayıldık çimenlerin üstüne. İleride kurumuş Söğüt Gölü’nü görmek içimizi ezdi. Büyüklerimizden duymuştuk bu gölün güzelliğini. Ama tarlalar sulansın diye kanallar açınca sözde bilgili ve etkililer, kurutmuşlar yıllar önce Söğüt Gölü’nü.

Evde hazırladığımız yiyeceklerimizi, serdik sofra bezinin üzerine. Sıra içeceklere geldi ama yok. Unutmuşuz telaşla çıkarken evden. Kuru kuruya da yenmez ki. Bir kilometre kadar uzakta görünen evlerden birinin kapısını çalıp, bedeli karşılığında içecek bir şeyler özellikle de ayran istemeye karar verdim. Arkadaşlarıma beni beklemelerini söyleyip eve yöneldim. İlk önüme çıkan kapıyı çaldım. Kapıyı beyaz saçları alnına dökülmüş, yüzü çamaşır makinesinde günlerce unutulmuş pamuklu beze benzeyen, zayıf, orta boylu bir amca açtı. Tanımadık bir yüz görmenin duygusu, göz yuvarlaklarında ki soru işareti ile birleşince, hemen isteğimi belirtmemin doğru olacağını düşündüm. 

Ayran var ise almak istediğimi söyleyince, kapıdan bir adım içeri çekilip başını yana çevirdi ve içeri seslendi. Ayranlarının olup olmadığını bilmiyordu hanımına sorup bana cevabını söyleyecekti ki adını o anda öğrendiğim Durikadın kapıya seğirtti, heyecanla;

–Var tabi, var dedi (tuhaf bir heyecanla).

Sanki yok dese kızacakmışım gibi. Plastik bir kovaya doldurduğu ayranı Durikadın’dan alırken uzattığım paraya öyle üzüldü ki, ne diyeceğimi,  ne yapacağımı bilemedim. Defalarca teşekkür ettim. Sonra ayran kovasıyla arkadaşlarımın yanına dönüp olanları anlatmaya başlamıştım ki onların bana bakmadıklarını fark ettim, baktıkları yöne bakınca Durikadın ile adını geldiklerinde öğrendiğim Bayram Amca ellerinde bir tabak üzümle bize doğru geliyordu. Buyur ettik soframıza ama onlar yanaşmadı bizimle bir şeyler yemeye. Bir şeyler demek istedikleri belliydi ama söze nasıl gireceklerini bilemediklerini fark ettim.

Dayanamadım sordum;

 – Bayram Amca bize bir şeyler diyeceğin var galiba. De, diyeceğini bizde sende rahatlayalım. Deyince, omuzları gevşedi, rahatça oturuverdi Durikadın’la yanı başımıza.

– Diyeceğim şu ki bizi yanlış tanıtmışlar. Biz öyle anlatıldığı gibi değiliz.

Hepimiz şaşırdık. Hiçbir peşin düşüncemiz yoktu oysa. Bazı şeyler duymuştuk ama önemsememiştik. Cimri insanlardır, yardım etmeyi pek sevmezler gibi. Ancak hiç bir toplum ya da topluluk hakkında genelleme yapmayı sevmediğimizden üzerinde düşünmemiştik. 

–  Neden yanlış tanıyalım ki sizi? Dedik.  

–  Siz bizim buraların hikâyesini duymadınız mı?

 Biz iyice şaşkın bakakaldık Bayram Amca’yla Durikadın Teyze’ye. Onlarda bize aynı şekilde bakıyorlardı.

– Bayram Amca ne dediğini biz anlamadık. Şunu tam bir anlat ta bilelim bizde. Deyince boynundaki mendille alnını sildi. Kısa bir öksürük ile boğazını temizledi, dinlemeye hazır olduğumuzu anlayınca girdi söze.

– Bizde büyüklerimizden dinledik. Buralara eskiden Kibira denirmiş. O zamanlardan bugüne çoook uzun yıllar geçmiş. Söğüt Gölü o zamanlar etrafa bereket saçarmış. Her yer yemyeşil ağaçlıkmış. Bir gün, güzel mi güzel bir kadın kucağında iki bebesiyle buraya gelmiş. Ama ne geliş üstü başı yırtık, yorgun, perişan, bebelerini artık taşıyamaz halde yığılıp kalmış aha şuracığa. Köylük yer duyan gelmiş, duyan gelmiş. Herkes bu güzeller güzeli kadına ve kucağındaki bebelere bakıyor. Bebeler den biri ay parçası gibi güzel bir kız, biri güneş tenli oğlan. 

Kadın da;

–  Su, su, bir tas su diye yalvarıyormuş.

Köylünün biri, kadına tam da su vermek için eğildiğinde, tanımış kadını,  suyu vermekten vazgeçmiş. Mırıltılar başlamış.

 – Bu kadın Leto. Bu kadın Leto. Hera’nın hışmından kaçan Leto. Bu da Zeus’tan olma ikizleri. Bu kadın o.

Sonuçta bir tas suyu vermezler Leto’ya. Leto ayağa kalkar, bebelerini kollarıyla sarıp oradan uzaklaşırken öyle öfkeli öyle üzgündür ki oradakilere lanet eder. O göl bir anda bataklığa, oradakiler de kurbağaya dönüşür.

Ama biz onlar gibi değiliz inanın bize. Biz her zaman Tanrı misafirine kapımızı açarız. Kim anlattıysa, nerden çıktıysa bu anlatılanlar bizi çok üzer.

O an anladım neden, ayran var mı? Diye sorduğumda Durikadın Teyze’nin heyecanla

 – Var, tabi var dediğini.

Para ödemek istediğimde neden bu kadar üzüldüklerini. Demek ki bu sözler fazlasıyla üzüyormuş Altınyaylalıları.  Dedikodu, iftira, yalan haberin, yüzyıllardır etkisini yitirmediğini, bu gün bile aksini ispatlamak için insanların nasıl çaba gösterdiğini görmek,  bana bugünlerde milletçe yaşadıklarımızı düşündürdü.

Mitolojide anlatılan hikâyenin buraya kadar olan kısmı aynı. Detayında ise şunlar var. Meğerse Leto buralara gelmeden ünü sarmış her bir yanı. Herkes kendince konuşuyor: ‘Zeus evli adam, Tanrı ama evli o. Hem de inek gözlü, hırçın, kindar Hera ile evli. Hera’nın hışmından Zeus bile koruyamaz bizi. Yardım etmeyelim bu kadına.’ 

Kimi kadınlar kıskançlıkla bakıp Leto’ya söyleniyor:

–  “Oynaşmasaydı evli Tanrıyla.” 

Kimi yaşlılar Leto’ya bakıp acıyorlar haline: “Zeus’ta çok çapkın. Ne bilsin bu yavrucak. Cahillik işte.”  Kimisi: “Her yer Zeus’un çocuğuyla doldu, ne olacak halimiz böyle” diye söyleniyorken üzerine kuma gelen yaşlı bir kadın; “Evli kadın Hera, tabi kızar bu yosmaya. Yuvasını yıktırır mı?” der.

Genç bekar güzel bir kız saçlarını şöyle bir savurup, karşı durur yaşlı kızgın kadına;

“Zeus benim kocam olsa bir gün bile durmazdım yanında, boşardım valla. Böyle çapkın adam Tanrı da olsa çekemem. Bu kaçıncı yahu” diye söylenir. Köyün bazı kadınları da içten içe kıskanıyor, kızıyor Leto’ya, ya buraya yerleşirse bu güzel kadın, ya kocaları bu güzel kadına bakıp, bakıp sonra kendilerini beğenmezse diye öfkeli. Kadınlardan bazıları ve erkeklerin tümü yardım etmek istiyor ama bazı kadınlar “olmaaz” diye diretiyor. Bir fetbaz kadın atılıyor öne diyor ki; “Eğer biz bu kadına, bebelerine yardım edersek Tanrıça Hera’nın hışmından kurtulamayız. Başımıza her türlü dert gelir. Nasıl geldiyse öyle gitsin bu kadın. Evlilik dışı bu çocuklarda bereketimizi kaçırır. Gitsin bu kadın. Gitsin, bebelerini de alıp gitsin.” Köylü de cahil bu fetbazın sözüne uyup “Git buradan, git buradan, piçlerini de al git buradan” diye bağırmaya başlar hep bir ağızdan.

Leto yıkıldığı yerden zorla doğrulur. Zeus’a kırgınlığının yüreğinde açtığı yara yetmiyormuş gibi, Kibiralıların yaptıkları bu hiç kibar olmayan davranış içini acıtır. Zeus, Hera’dan onu sakınacağını söz vermişken, Hera’nın yaptığı kötülüklere göz yumması, bebelerine zarar gelmemesi için yollara düşerken bile Zeus’un gamsızlığı güzel Leto’nun aşka, erkeklere olan güvenini zaten yıkmıştı ama Kibiralıların ona neden böyle yaptıklarını anlayamaz.

Leto ayağa kalkar, bebelerini kollarıyla sarıp oradan uzaklaşırken öyle öfkeli öyle üzgündür ki oradakilere lanet eder. O göl bir anda bataklığa, oradakiler de kurbağaya dönüşür.

Leto’nun hikâyesi bu kadarla bitmez tabiki. Bebelerini kimi gün sütü gelir kendi emzirir kimi gün gelir sütü gelmez dişi kurtlardan yardım ister, onlar emzirir. Hera’dan saklanmak çok zor olsa da, dağ tepe aşar, ormanlarda, mağaralarda saklanır izini kaybettirir. Bebelerinden ay gibi beyaz kızına Artemis adını, güneş gibi parlak oğluna da Apollon adını verir. Hemşerimiz Artemis büyür Ay Tanrıçası, Apollon da büyür Güneş Tanrısı olarak ölümsüzlere katılır.

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş / Toroslar

Previous:

Tut ki…

Next:

Cadı Mıyım? Neyim?

You may also like

Post a new comment