Anjuna

12 Eylül of 2011 by

04.09.2011

“Zaman, halktaki bu bir birine hiddetle söz söylemeyi, kırıp geçirmeyi, şu gürültüyü patırtıyı kısa keser. Ölüm kurdu, bu sürüyü birbirine parçalar, gider. Herkesin başında, bir gurur, bir ululuk vardır. Fakat ecelin sillesi, günü gelince bütün bunların başına iner.”

Margao; başkent Paniji’ye doğru otobüslerin kalktığı istasyon. Anjuna’ya ulaşmak için bizi buraya gönderiyorlar. Dolmuşlar çok ucuz. Bizim paramızla 20 kuruşa denk gelen bir fiyata rahatça gidebiliyorsunuz. Margao’dan sonra Paniji şehrine geldiğimizde Anjuna’yı sorduğumuz dolmuş sahipleri bize oraya direk araç olmadığını söylüyorlar. Nereye gitsek önce başka bir araca binmemiz gerekiyor. Durumu garipseyip acaba kendi araçlarına binmemiz için ayak mı yapıyorlar diye düşünüyoruz. Daha bağımsız birine sorup aynı cevabı alınca, Hindistan’ın beni ve arkadaşlarımı ne kadar şüpheci yaptığını anlıyorum. Ama yaşadıklarımız bunun böyle olması gerektiğini unutturmuyor. Muhtemelen de bu gerçeği hiçbir zaman göz ardı etmeyeceğim. Şimdi yolumuz bir ara durak daha olan Mapusa şehrine doğru akıyor. Bu yol daha keyifli oluyor çünkü artık sahilden, denizden, yeşil yollardan gidiyoruz. En azından iç açıcı gitmek, sıkış tepiş dolmuşların sıcağını, bunaltısını bir nebze olsun azaltıyor. Mapusa’ya geldiğimizde ise artık gerçekten Anjuna’ya giden dolmuşu buluyoruz. Son bir gayretle onu da bitirip Anjuna’ya biran önce varmak istiyoruz.

Ormanın içinden denize uzanan dümdüz bir yol. Son durakta iniyoruz ama sahile dair bir iz yok. Yolu takip etmemizi söylüyorlar. Geçtiğimiz yollarda birçok kalacak guest house var. Hepsine burun kıvırarak ilerliyoruz, öncelikli hedef sahili bulmak. Son zamanlarda gördüğümüz en canlı yer sanırsam burası oldu. Son 3 – 4 gündür sürekli yollarda olmamızdan kaynaklı olarak yolda hiç yabancıyla karşılaşmamış olmamız, buradaki fazlalıkla bizi rahatlatıyor. Anjuna, Goa’nın sezonda en hareketli bölgesi. Açık hava partileri, festivalleri, özellikle de ormanların içinde olan gizli partileriyle 60’larda Hippilerin, rastamanların en çok uğradığı, gelip yerleştiği yaşadığı yer. Hala da durum böyle devam ediyor. Günümüzde burası için kullanılan tabir;  ‘dünya ucube başkenti.’

Ufak çaplı bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Anjuna sahili diye geldiğimiz yer ne bir kumsala sahip ne de oturulacak bir mekâna. Dev bir uçurum, kayalıklarda patlayan dalgalar, bakınca büyüleyici evet. Karşınızda uçsuz bucaksız bir deniz, rahatlatıcı bir rüzgâr, dalgaların bittiği yerde, patlamalarıyla uçuşan su taneleri… Hepsi değişilmez güzellikte ama istediğimiz sadece ve sadece kumlu bir plaj. Bu kadar gelmişken de burada kalmamak olmaz. Hem daha neresini biliyoruz ki. Gezmeden görmeden karar vermemek lazım. Büyük bir yer olduğunu duymuştum sonuçta. Yakınlarda güzel, bahçeli kalmak için uygun bir yer buluyoruz. Hemen çantaları atıp çıkıyoruz.

Hinduizm’in bittiği yer. Goa’ya geldiğimizden beri burada Hinduların izleri kayboldu. Muhtemelen güneyin Fransızlar ve Portekizliler tarafından istilasından dolayı, izler tamamen Hıristiyanlığa kaymış durumda. Goa’da eski bir Portekiz kolonisi. Yollarda irili ufaklı İsa heykelleri, kişisel dua etme yerleri ve birçok kilise var. İnsan farklılık görünce mutlu oluyor. Buna istinaden buradaki yerlilerde bize sanki melezmiş gibi geliyor. Kuzeydeki Hintlilerden konuşmaları, giyimleri, yüzleri, renkleri hatta saçları bile farklı. Kendimizi her zamanki gibi yollara adıyoruz. Hava hafif yağmurlu ve rüzgârlı. İstediğim havayı buldum sonunda, öyle rahatlatıyor ki bu beni. Bir de sahili bulursam her şey tam anlamıyla süper olacak biliyorum.

Akşam yemek yemek için bir restoranta gidiyoruz. Artık ete kavuştum daha ne isteyebilirim ki. Ve güneydeyiz artık menümüzde balık var. Güzel doyurucu bir yemek söylüyoruz. Goa mutfağına özgü yemekler tatmak beni mutlu ediyor.  Yemek sırasında ‘merhaba’ sesiyle üçümüzde irkiliyoruz. Bizim Türkçe konuştuğumuzu duyup yanımıza gelen bir kadın; Burcu. Muhabbet ediyoruz. 20 gündür Hindistan’daymış ve hiç Türk’le karşılaşmamış (o, benim tanıştığım 10. Türk bu yoldayken bu arada). Varanasi’den başlayıp buraya kadar gelmiş ve artık dönmek üzereymiş. Birçok tavsiye aldık buraya ve Goa’ya dair. Kumlu bir plajının olduğunu, gece, sabaha kadar açık olan bir mekânın olduğunu – hayatın hep 10 da bittiğini düşününce bunu duymak ilaç gibi geliyor – ve daha birçok şeye dair. Arambol kasabasını bir kez daha duydum ondan. Gidilmesini ‘mutlaka’ diye tavsiye etti birçok yerli gibi. Sohbetin sonunda gece açık olan, buranın gözde yerlerinden biri için bize eşlik etmek üzere sözleştik. Onu otelinden almamız gerekiyordu. Bize bahsetmediği konu ise otelinin ve söylediği yerin yürüme mesafesinden oldukça uzak ve karanlık oluşuydu. Gerçekten çok aradık onu ama bulamadık. Bir umutla söylediği yere gittik. O da başka bir konu zaten, öyle uzak ve sapa bir yerdeki, açıkçası giderken ben bile korktum. Güç uğraşlar sonunda bulduk yeri ama Türk dostumuzu orada da bulamadık. Birer keyif birası içip yorgun olduğumuz için erken kalkıp yine aynı yoldan geri döndük.

Dönüş yolunun yarısını ani başlayan muson yüzünden sırılsıklam ve ara ara ağaç altlarında bekleyerek geçirdik. Gidiş – dönüş yolları bizi yiyip bitirdi. Odamıza geldiğimizde karar aldık; ‘yarın bir motor kiralanacak. ‘Burada çok ucuz olduğunu duymuştuk. Buraya gelirken muhabbet ettiğimiz Hintli gençler de aynı şeyi söylemişti zaten’ motor kiralayın gezin.’ Galiba en mantıklısı bu.

Previous:

Colva

Next:

Anjuna

You may also like

Post a new comment