Antik Saklambaç

11 Haziran of 2011 by

Ege Denizi’nin, mavinin her tonunu barındıran serin sularında sakince ilerliyordu emektar tekne. Balıkçı Yusuf Amca ve oğulları, yıllardır bu sulardan çıkardıkları nimetlerle evini geçindiren dünya iyisi insanlardı. Dostları Bülent Bey ile çocukları Bahar ve Tolga ise o gün, onlara eşlik ediyorlardı.

Kıyıdan iyice uzaklaştıklarında, teknenin motorunu durdurdu Yusuf Amca’nın oğlu Abdullah. O, bir yandan çapariyi denize atarken bir yandan da şakalarıyla herkesi güldürüyordu. Çocuklar en çok,  ‘i nafile’ demesine gülüyordu bu şakacı ağabeylerinin. O da bunun farkında olduğundan sık sık tekrar ediyordu: ‘i nafile, i nafile…’diye. Nafile:  ‘boş yere’ anlamına geliyordu, ama o, öyle komik söylüyordu ki bu sözü, hiçbiri gülmesine engel olamıyordu.

Çocuklar dikkatle, yakalanıp kovaya atılan balıkları izliyorlardı. Tolga, balıkları eline alıp sağını solunu incelerken Bahar biraz geri dursa da; balığa gitmek onun da çok hoşuna gidiyordu. Çocuklar teknede olmaktan, balıkçılar ise evlerine ekmek götürecek olmaktan dolayı mutluydular. Yeteri kadar balık tutulduğundan artık dönüş vakti gelmişti. İskeleyi görene kadar türkü söylediler hep bir ağızdan.

Vardıkları iskele, Bahar ve Tolga’nın anne babasının çalıştığı otelin önündeydi. Babaları, otelin işletmesinden, anneleri ise mutfaktan sorumluydu. Hem çocuklarını,  hem de akşam yemeği için hazırlanacak balıkları bekleyen anneleri de görünmüştü kıyıda. Çocuklar iskeleden koşarak annelerinin yanına gittiler. İkisi birden anlatıyordu teknede olup bitenleri. Ama artık işe koyulma zamanıydı. Çocuklar köpekleri Benekli ile oynarken, diğerleri akşam yemeği hazırlığına başladılar.

Onlar, birkaç yıldır yazlarını Çanakkale’nin Ayvacık İlçesi’ndeki bu otelde geçiriyorlardı. Eski bir zeytinyağı fabrikası olan bu taş bina, yıllar önce otel haline getirilmişti. İşletmesini çocukların babası Bülent Bey üstlendiğinden, yolları buraya düşmüştü.

Buraya geldikleri ilk sene, buradan bir daha kopamayacaklarını anlamıştı tüm aile. Eşsiz manzarası ile Ege Denizi, karşı tarafta Yunanistan’ın ünlü Midilli Adası, etraflarında alabildiğine incir ağaçları ve zeytinlikler, küçük taş evler ve dost insanlar burayı anlamlı kılıyordu. Kaz Dağları’nın gölgesinde yaşayıp, her gün bu doğaya uyanan pek çok dostları vardı Ayvacık’ta. Okullar açılacağı zaman zor gelirdi ayrılmak hepsinden.

Balık tuttukları o günün akşamında, yabancı bir grup gelmişti otele. İçlerinde pek çok çocuk vardı. Bahar ve Tolga ev sahibi olarak hepsiyle ilgilenmeye çalışıyordu. Azıcık İngilizceleriyle her şeyi hallediyorlardı da. Zaten köpekleri Benekli’nin varlığı, işleri kolaylaştırıyordu. Hayvan sevgisiyle dolu çocuklar, bahçede koştururken minik bir kaplumbağa bile bulmuş, Benekli’nin kaplumbağaya yaptığı hareketlere gülüyorlardı. Söze çok da gerek yoktu bu mutlu anlarda.

Akşam püfür püfür esen rüzgârın eşliğinde, taze balıklar yenirken, herkes bir yandan da ağustos böceklerinin sesine kulak veriyordu. Çocuklar yemeklerini bitirdikten sonra bahçede saklambaç oynamaya başladılar. Benekli çoğu zaman saklandıkları yeri belli ediyordu ama bu eğlenmelerine engel değildi. İlerleyen saatlerde hepsi, kurulan yeni arkadaşlıklardan ve geçirilen güzel akşamdan hoşnut bir halde odalarına geçti.

Ertesi gün, anne babaları güne erken başladığından iki kardeş de çok fazla uyumak istemedi; hemen dışarı çıktılar. “Biz incir toplamaya gidiyoruz” diye seslendi Bahar, annesine. Her sabah ilk işleri dalından incir toplayıp, misafirlerinin sofralarına koymaktı. Dallarda gezmeyi çok sevdiklerinden oyun oluyordu hem de bu iş çocuklara. Kahvaltı sofraları kurulurken misafirler bahçede görünmeye başlamıştı. Misafirlerin bir kısmı sabah koşusundan dönüyordu, bir kısmı da odalarının önündeki verandada kitap okuyordu. Diğerlerinin de odalarından çıkmasıyla, herkes geldi kahvaltı alanına.

Misafirler gönüllerince yiyebilsinler diye açık büfe hazırlanmıştı kahvaltı. Edremit Bölgesi’nin çeşit çeşit zeytinleri hemen göze batıyordu masada. Ezine’nin ünlü peynirleri, organik meyvelerden yapılmış reçeller, taze yumurtalar, domates, salatalık, biber, yeşillik, sıcak gözleme… “Bu kahvaltı bitmez” dedi misafirlerden biri gülerek. İştahla kahvaltısını yapan herkes katılıyordu bu söze. Ama kahvaltı birazdan bitecekti ve yola çıkılacaktı. Görüp bir daha unutamayacakları yerleri gezdirecekti Bülent Bey bugün onlara.

Otobüs, misafirleri gezdirmeye hazır, bekliyordu yolda. Sofradan zor da olsa kalkan çoluk çocuk herkes bindi sırayla otobüse. Çocuklara arkadaşlık yapacak olan Bahar ve Tolga da onların arasındaydı.  

İlk durak Assos’tu. Antik çağlardan kalma kalıntıların arasında gezdi grup. Bülent Bey, yerel rehber olan bir arkadaşını da davet etmişti bu geziye. Rehberleri, tarihi bilgiler eşliğinde gezdiriyordu bölgeyi. Aristo’nun ilk felsefe okulunu kurduğu topraklardı buralar. Ticaret yolları üzerinde olduğundan, tarihte hep önemli bir yeri olmuştu. Antik bir şehrin hatıraları arasında gezerek öğrenen grup, amfi tiyatronun merdivenlerinde hep beraber fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmediler. Çocuklar ise oyun peşindeydi. Tiyatronun sahnesinde,  şarkı söyleyenler, dans edenler, taklit yapanlar… Hepsini bulmak mümkündü.  

Athena Tapınağı’na geçtiklerinde, çocuklar hemen yeni oyunlarını bulmuşlardı: Saklambaç. Antik dönemden kalma tapınağın yıkık taşları, tarihi sütunları oyun için mükemmel bir ortamdı. Çocuklar keyifle oyunlarını oynarken, büyükler eşsiz deniz manzarasının tadını çıkarıyorlardı. Rehberleri, manzarayı seyreden gruba seslenerek: “Şu çocukların mutluluğuna bakın, Antik kent’te antik saklambaç’ı çok sevdiler” derken herkes bu yeni isme gülüyordu.

Grup dolaşırken bir hayli acıkmıştı. Hep beraber Assos İskelesi’ne balık yemeğe gittiler. Eski taş binalar ve onlara benzer yapılmış yeni oteller arasında dolaşan grup, antik bir limanın kalıntıları üzerine kurulmuş bu yeni limanda, rehberlerinin anlattıklarıyla tarihi yeniden yaşıyor gibiydiler. Yemeklerini yedikten sonra, yürüyüş yoluna tezgâh açmış yöre halkından, hediyelik eşya, takı gibi şeyler alan grup bugünlük uğrayacakları son yere gitmek üzere otobüse bindiler.

Geldikleri son yer, Küçükkuyu’daki bir müzeydi. Bu toprakların bereketi zeytinin ve zeytinyağının hikâyesi anlatılıyordu bu müzede. Zeytin toplama araçlarından, zeytinyağı yapım aletlerine, zeytinyağı sabun yapımına kadar pek çok şey vardı burada. Herkes çok şaşırmıştı, böyle bir müze görmeyi beklemiyorlardı. Ama bu şaşkınlık, müze gezilerinin sonunda gördükleri hediyelik zeytin ve zeytinyağı ürünlerini görünce sevince dönüştü. Zeytin dalı barışı simgelerdi, o halde dostlara zeytine dair hediyeler almak çok anlamlı olacaktı.

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

İnebolulu Filipırlar

Next:

Mudanya Buluşması

You may also like

Post a new comment