Arap Çayı

21 Şubat of 2011 by

19 Aralık 2008, Palmyra

Kıl çadır hakikaten çok güzel bir yaşam alanı. Ortada ateş yakacak bir yer yapılmış, kenarlarda boydan boya sedirler, sedirlerin üzerinde minderler, yastıklar ve yukardan üstümüze sarkan püsküller var. Renkler kırmızı ve karanın tonları; insanın gözünü yormuyor, sade, basit ve doğal; doğrusu hiçbir yıldıza değişmem.

Derken oradakilerden biri ateşin üzerindeki çaydanlığı alıp bir bardağa koyup bana verdi. Tek bir çaydanlık. Üstü yok, demlik yok, demleme yok, şeker yok, aldım, içtim bir yudum; tabii ki beğenmedim, çaktırmadım da. Sonradan öğrendim ki Araplar çayı böyle içiyor. Suyu, şekeri ve çayı birlikte kaynatarak içiyorlar…

Abdullah bakıp bakıp gülüyor; neşesi bol. Derken bir şarkı tutturdu, içine de adımı serpiştirdi. Kelimeleri uzatarak ve içli söyleyişi ile kendini dinletiyor. Ardından bir müzik koydular teybe. Çok beğendim, Abdullah beni yolcu ederken kaseti de elime tutuşturmayı ihmal etmedi…

Bol bol yürüyorum. Mahallelerdeki sokak araları dar ve toprak. Topraktan, samandan, kilden yapılan evler beton binalara göre daha fazla. Bu sokaklarda yürüyesi geliyor insanın. Çocuklar her yerde; oyun oynayıp bir şeyler atıştırma peşinde…

Hayat normal seyrinde devam ediyor, dükkânlar erkenden açılıyor, arada benim gibi gezenler de bu yaşama ‘dışından’ bakıyor…

Ertesi gün aklımda müzeye gitmek olduğu halde yola koyuldum. Önce bir kahvaltı yapayım diye karşıda bir yere oturdum. Bir garson yanıma geldi. Sipariş verdim, getirdi. Sonra yanıma oturdu. Güldüm, hiç beklemiyordum zira. Tanıştık. Hazım’mış adı. Oralıymış. Burası benim dedi. Kaldığım otelin adını sordu. Orası da benim dedi. Bol keseden atıyor, bozmuyorum. Sıra hesabı ödemeye geldi, ödememe izin vermiyor, ne yapacağımı şaşırdım. Parayı sehpanın üstüne koydum, cebime geri koydu. Eyvallah dedim ama hoşuma da gitmedi. Sonraki günler beni görünce kırk yıllık arkadaşmışız gibi muamele etmesi duruma bir ayar çekmem gerektiğini gösteriyordu…

Müzenin içindeyim. Girişte bir kartal içi doldurulmuş vaziyettesergileniyor. Bir bilet aldım, başlamam gereken yeri göstermesi için görevliyi izliyorum. Öyle çok ‘kartal’ oyulmuş ki kayalara doğrusu hayran olmaktan kendimi alamadım. Bir de mumya sergileniyordu müzede, çok yaklaşmadığım için yanımdaki görevli güldü hatta ve ekledi “öleli binlerce yıl olmuş, korkmayın.”

Zamanın giysileri, kullanılan materyaller, mezarlar, objeler derken uzunca bir süre kalmışım müzede. Çıkmadan önce müdürün çay ikramı üzerine oturdum, kartal konusunda yaptığı espriye de gülmeden edemedim. Soyadının Kartal olduğunu, ataları her ne kadar kartalsa da kendisinin tavuk olduğunu söylerken ellerini kaldırıp gıdaklamayı da ihmal etmedi. Hep beraber güldük…

Müzeden çıkıp doğruca çöle yöneldim. Niyetim antik şehrin etrafında kurulan birkaç Bedevi çadırını ziyaret etmek. Baktım arkadan biri sesleniyor; Hazım. Selamlaştık. Bana rehberlik etmek istedi. Olur dedim. Hazım saf, iyi biri. Sırf bana şirin görünmek için azıcık aldığı garson maaşından hesabımı ödedi. Ona kaba davranmak istemedim sırf bu yüzden ve Palmyra’dan ayrılmadan önce de bana rehberlik yaptığı için ona bir miktar para verdim. Borçlu kalmak hiç istemediğim bir şeydir hiçbir zaman…

Birlikte bir kıl çadırın önünde durduk. Bir taraftan köpek havlıyor, diğer taraftan hava serin. İçerden buyur ettiler, girdik. Ortada soba yanıyor, çöktük oracığa bir yere. İnsanlar gülümsüyor, ben gülümsüyorum. Hemen aynı usul çay doldurup verdiler; öyle çok konuşamadık ama ayrılırken ruhumun doyduğunu ve benden bir parçanın orda kaldığını çok net hissettim. Halid ve karısı Nejud’la böyle tanıştım…

Previous:

Palmyra – Sahra’da Uyanmak

Next:

Damascus

You may also like

Post a new comment