Ateş Dansı

01 Ağustos of 2011 by

Chitwan, 10 Ocak’07

O gece ateş dansını izlerken ateş aldı beni, Şaman’la birlikte Nagarkot’ta geçirdiğimiz zamana bıraktı. Şaman kadını düşündükçe içimde bir ateş hissediyordum ve sık sık kendimi onu düşünürken buluyordum. ‘İnsanın içinde bir şey doğarken başka bir şey de ölür’ derler. Belki de varoluştan yok oluşa doğru yer değiştiren şey aslında dönüşümün bizim anlayışımıza göre içimizdeki yer değiştirenin adının ‘ölüm’ olarak anıla geldiği olmasın!

Ateş yakar, ısıtır, rengi kırmızıdır, alevleri vardır. Her şeyde olduğu gibi görünen kısmıdır bu. Ateşin kimyası dönüşümdür, şeyleri fiziksel görünümlerinden koparıp küle dönüştürür. Verdiği duygu sıcaklıktır, ısıdır. Bundan ötesi var; ateşin bir ruhu var. Bu ruh onun insan ruhu ile birleşip verdiği, kattığı, paylaştığı etkidir. Bu etki ise onun mesajıdır aynı zamanda; var oluşa kendinden kattığı, kendi varlığından…

Ateş dönüşüme, ölüme çağrışım yaparken içimde Nagarkot’ta karşılaştığım ölü kadını omuzlarında yakmaya götürenler geldi o an gözümün önüne. Bir sürü insan yaşamın nefesini artık taşımayan genç kadını odunların üzerine koyup yakmaya götürüyordu. Onları izledim. Hiç kimse ağlamıyordu ama üzgün oldukları her hallerinden belliydi. Aralarından biri bana doğru dönerek töreni kadının akraba ve tanıdıklarının haricinde bir yabancının izlemesinin yasak olduğunu söyledi ve fotoğraf çekmemem konusunda uyardı beni. Aslında bir kare fotoğraf öncesinde almıştım ve o an aldığım için de kendimi suçlu hissettim. Ve onları orda bırakıp arada arkamı dönüp onlara baka baka oradan uzaklaştım. İnsanların rengarenk giyinmiş oldukları gözümden kaçmadı, şu an gördüğüm şeyin bir cenaze değil de ‘bir tören’, sanki ‘bir ritüel’ olduğu gibi bir hissedişe kapıldım ve kadına yapacakları şeyin ruhunu daha da rahatlatmasını umdum…

İnsanın bedeni öldükten sonra yakılırsa eğer ruhu çok üşürmüş. Donarak ölen birinde ise ruhu bir ateş basarmış. Ruhla bedeni birbirine bağlayan gümüş kordon kopmadan önce yapılan her şeyin ruha tesir ettiği, o nedenle de ölüm anından sonra üç gün beklemek gerektiği söylenir. Hindu inancına göre ölen kişinin bedeni yakılır. Yakılan bedenin külleri Ganj Nehri’ne atılır; ruhu özgür kalsın diye. Zerdüştiler ölü bedeni toprağa gömmezler; toprağı kirletmemek niyetiyle. Kurda, kuşa yem olması için açığa bırakırlar; rüzgâr kuleleri dedikleri bir yere. Müslümanlarsa toprağa gömer. Antik zamanlarda mumyalanırmış ölü bedenler; sonsuz yaşama bedenlerini taşıyabilsinler diye. Denizde ölen birinin bedeni denize atılır; denizse o bedeni ne hikmettir ki kıyıya atar. İnsan düşünmeden edemiyor? Bu çeşitlilik niye?

‘Her şey bir titreşim yaratır’ derler. Ateşin görüntüsü dansıyla birleşip içimde bir yolculuk başlatmıştı. Orada oturup gösteriyi izlerken aynı anda da orada değildim. Konu ne olursa olsun görünen tarafından başlayıp gittikçe içimde derinleşiyor, kendi kendime içsel diyaloglar başlatıyor, alıp başımı gidişimi engelleyemiyordum. İşte o zaman içimden akıp gelen cümleler beni fark edişlere taşıyordu. Bazen dalgınlığım diz boyu bazen beni de aşıyordu. Dışarıdan biri bana baktığında kesinlikle ‘orada’ olmadığımı söyleyebilir!

O gece ateş benimle de dans etti. Aldı beni götürdü kendi derinliklerine doğru. Ve geri geldiğimde ise dans bitmiş, insanlar gitmişti. Bir tarafım hala ateşi ve ölümü düşünedursun, diğer yanım uyumaya hazırlanır halde odaya döndüm. Oda soğuktu, yorganı açıp içine girdim ve uykuya bıraktım kendimi…

 

 

Previous:

Mavi Ateş

Next:

Bilge Fil

You may also like

Post a new comment