Atların Efendileri

21 Ocak of 2011 by

İlk günümün sonunda çok merak ettiğim bazı sorularımın yanıtlarını, görerek yaşarak almış olmanın doyumuyla, heyecanımın susuzluğu biraz olsun dinmişti. Sanırım ekipteki arkadaşlarda aynı duyguları yasamıştı. Sessiz bozkırdaki ilk uykumuzdan sonra dinlenmiştik, sabah kahvaltıdan sonra taşıtımıza bindiğimizde daha, daha da istiyoruz der gibi oturduk.

Koltuklarımız yüz yüze bakan iki sıradan ibaret arkada eşyalarımız, tulumlar, erzak, küçük tüp, kap kacak vs ile dolu, ters yöne bakan koltukta oturuyordum.  Elise ve Marijn in ters yönde giderlerse mideleri bulanıyormuş kıyar mıyım ben onlara, tüm yolculuk boyunca ters gittim… Doğrumu gördüm siz söyleyin…

Diğer çift ise taptaze sevgililer gözleri ne bozkırları görüyor ne ters gitmeyi el ele omuza omuza uyuyorlar. Önde Siren ve rehber derin bir konuşma tutturmuşlar hiç durmadan iki saat, ne konuştular merak ettik doğrusu, Kulağımız iyice alıştı, simdi dünyanın neresinde duysam iste bu Moğolca diyebilirim.

Bir ara nefes almak için konuşmalarını durduklarında yakalayıp Chaana’ya sordum:

– Birbirinizi iyi tanıyorsunuz galiba?

– Yo hayır, bu beraber ilk turumuz.

–Vay be ne güzel, bir günden sonra ne çok konuşacak şey bulmuşlardı…

İlk günü ve geceyi birlikte geçirmenin verdiği rahatlıkla bizde birbirimize alışmıştık. Ara ara minibüsün tıkırtısında karşılıklı konuşmalarda ne yaptığımız, nerden geldiğimiz, nereye gideceğimizi, konuştuk. Bu iki çift uzun süre gezdiklerinden sanki bende onlar gibi aylarca gezinmişim gibi? Soruyorlardı, bense ancak son yıllarda, yılda 2 ay seyahat yapabiliyorsam ne mutlu bana dedim. Onlar ise 20 ve 30’larında, size de genç yaşta yapabildiğiniz için ne mutlu demekten kendimi alamadım. Ülkelerimizle ilgili karşılıklı sualler donuyordu. Bana hep söylenen, yine ayni şey; bunca zaman geziyorlarmış hiç Türk turist görmemişler. Arkadaşlar biz Türklerin seyahatleri hangi yoldadır diyerek dalga geçesim geldi simdi.

Şoför ve rehberim hatta kaldığımız 12 ayrı gerde de başkentte kaldığım guesthouse da ilk defa bir Türk görüyorlardı. Bende dokunabilirsiniz bak aynıyız diyor ve gülüşüyorduk. Neyse artık bir tane gördüler yeter bile!!!

Yol alırken isteğimize göre duruyorduk. Soğuk havayı soluyup kâh develeri kâh atları fotoğrafladık. Bugün çok at gördük bir ara durduğumuzda uzaklarda ayaklarıyla buzu kırıp su içen atlara doğru yürüdük izledik. Bize tuhaf tuhaf bakıp sizde kimsiniz der gibi poz verdiler.

Dere olmayan yerlerde kazdıkları kuyular olurmuş. Kışın sürülerin haftada bir sulanmaları yetiyormuş ama alıp başını bozkırlara açılan atlar develer inekler bir şekilde donmuş dereleri, göletleri buluyorlarmış.

Sarı denizde ilerliyorduk. Öğlen sıraları coğrafya değişiverdi. Sanki dev birisi eline bir tutam kara yamru yumru deniz kayacıkları almış 5 taş gibi elinde sallayıp serpmiş. Böyle diyorum çünkü bu alan pek uzun sürmedi belki 30 dakika volkanik bir coğrafyada ilerledik. Burası ile ilgili karelerim maalesef kullanmayı tam öğrenemediğim yeni makinem tarafından silinmişti.

Bozkırlarda öbek öbek kara tasların arsında zikzaklar yaparak gidiyoruz. Bazı taşlardan kaçamıyorsunuz, üzerlerinden inişli çıkışlı sallana sallana daha yavaşça ilerliyoruz. Naiman Nuur Reserve National Park’ın bir ucundaydık. Yüzyıllar önce volkanik patlamalardan oluşmuş 11.500 hektarlık alanı ve küçük birçok göle sahip. Bir süre sonra taşlar kayalıklar tükendi, güzergâh tekrar bildiğimiz sarı toprak yola dönüştü. Bir ara sakin sakin giderken hafif bir tümsekten inişte bir gümbürtü tangır tungur, bir sarsıntı koptu. Şoför önde bir sağa bir sola- direksiyonda manevralarda…  Ne oluyor, çukura mı düştük derken taşıt kut diye çöktü, durdu. Daha doğrusu, üç ayak üzerine oturdu.

Önce kaptan Siren cıktı, ardından eğri büğrü duran kapıdan biz. Ehh! Lonely Planet ne kadimsin. Sen bilirsin bu taşıtların hep bozulduğunu. Yazarsın o rehber kitaplara, sırf seni doğrulamak için mi bu taşıtın on aksından tekerlek fırladı?…!!! Belki 4 km kadar uzaklarda bir kasaba görünüyor sansa bak! Rehber yardım getiririz diyor. Siren Kaptan kasabaya doğru yürümeye başlıyor.  Chaana da hazır durmuşken öğlen yemeklerini aradan çıkaralım bari diyor. Bu gezi boyunca Chaana sabah kaldığımız gerlerde bize kahvaltı hazırlamadan önce öğlen yemeklerimizi de pişirip içeceklerimiz için termoslara sıcak su doldurup taşıta koyuyordu. Yemekler küçük tüpte ısıtıldı, açıkta yendi. Ardından çay kahve, havada fena değil. Belli ki -20 C üzerinde, pırıl pırıl güneşli. Siren’in parça mı, tamirci mi ne getireceğini bilmiyoruz ama görünüşe göre kırılan yere yeni parça şart. Herkes himm bu gerek, şu gerek diyor. Mekanik oluverdik birden. Olayı sorun yapmıyoruz. Hatta kaptan icin iyi kontrol etti falan diyoruz. Endişeli görünen yok, bende hiç yok, Moğollar zaten alışık, herkes memnun işte…

Otodan çıkarılıp yere konunca, alıp orta bir yerde oturdum. Elime de kitabımı aldım. Bozkırlarda absur bir şekilde koltukta kitap okuyorum. Acelem yok bekliyorum, bekleriz. Uzun zamandır okumak istediğim beş kitabım yanımda, der gibi ama öyleydi de… Zaten buralara acele etmek için gelmedim.  Bozkırlarda koltukta oturuşumu görecektiniz çok komikti.

Neyse iki saat sonra Siren Kaptan bizimkinin ikizi gibi gri van ile geldi. Bizi ona aktardılar. Siren’i üç tekerlikli taşıtla baş başa bıraktık. Tamirci gelmişti ama iş uzundu.

Gün bitmeden ata binecektik ya, özellikle erken ayrılacak arkadaşlar için at trekinin yapılması gerekiyordu.  Tekrar yola koyulduk. Meğer ikinci gerimiz taşıtın bozulduğu yerden 30 dakika mesafede imiş. Sıcak yuvaya dönmek gibi, geldik işte. Bu kez etrafta birkaç ger var. Kış döneminde kapanmış, uzaktan görünen 8 çadırlı ger turistik kampı da var. Bir taraf hafif bir tepe ve ormanlık eteği düzlük derin bir nehirle kesilmiş küçük bir kanyon, nehir akmıyor kuru falan da değil donmuş. Donmuş nehre tepeden bakınca kanyona akan şelalesi de donmuş. Ertesi gün şelaleye inip nehir boyunca yürüyecektik zaten.

O gün öğleden sonra varacağımız Yörük ailenin atlarına binecektik ama taşıt bozulup zaman kaybedince aksam bastı. Soğuyan havayı görünce gözümüz yemedi.  Hep beraber bu işi sabah yapalım dedik. Özellikle Elise bu konuda çok heyecanlıydı sabahtan beri.

– I cant wait to ride on the horse –ata binmeyi bekleyemiyorum- demiş olsa da, o da üşümeyi göze alamadı. Hava acayip esmeye başlamıştı.

Sanırım Moğolistan deyince herkesin yakıştırdığı  -atlar ülkesi – cümlesi boşuna söylenmemiştir. Bu topraklarda atlar kutsal, atlar Yörüklerin hayat yoldaşı. Atlar mırıldandıkları her türküde, her ninnide, işledikleri her nakışta, yakılan her ağıtta, bestelenen her ezgide, yazılan her şiirde, atlardan aldıkları ilhamla yazılmıştır. Tüm bunlar, atın başı çaldıkları sazın ashap oymasında, atın telidir o sazların teli…

Atın bu insanlar için su gibi toprak gibi olduğunu gördüm.

Yine bacası tüten gerin önünde duruyoruz. Yanı başında bizim kalacağımız ger ikinci Yörük ailemizdeyiz içeri buyur edildik ne güzel. Sanki bayram ziyaretine gelmiş gibi birer gün herkesle kalıp gidiyoruz. Bizi karşılayan güler yüzlü kısa kollu bir tişörtle gerinde belli ki günlük işlerini yapıyor.  Yerde sobanın yanında küçük bir alüminyum leğende yarım kalmış yıkanacak çamaşırlar var. Gayet rahat onlar leğende duradursun, hemen rutin çaylar getiriyor. Bu kez yanında kurutulmuş peynir ve iri çökelek parçaları rehber bir tutam alıyor bende ama taş mı desem kayamı desem… Ağzımda donduruyorum bir türlü yumuşamıyor. Onlarsa takır takır yiyorlar. Bizim ekipteler bana soruyor.

– Nasıl?

– Koku peynir gibi ama çiğneyemediğimden henüz tat alamadım.

Yanıtını veriyorum peyniri pas geçiyorlar.

Burada bir dipnot vermek istiyorum. Gördüğüm kadarıyla 3 yasındaki çocuktan tutunda yaşlı dedelere hepsinin dişleri bembeyaz. Çok düzgün, sağlam görüntüde tek dişi çürümüş çocuk bile görmedim. Süt ve ürünleri ağırlıklı, şekersiz yeme alışkanlıklarından artı genlerinden olsa gerek.

Misafir olduğumuz kişilerin adını soruyor hep unutuyordum. Bu ailenin adlarını defterime islemiştim. Evin güler yüzlü hanımı Ganhayuk 45 yaşında, eşi Moogia anlamı seyit imiş 46 yaşında.  Oğulları Byambi 13 yaşında,  kızları Otgoo 23 yaşında evli 4 yaşında bir oğlu varmış.  Biz oturduktan sonra 30 dakika annesini 4 kilometre ilerdeki gerlerinden ziyarete gelmişlerdi. Bu genç kız evlenmeden önce hamile kalmış ayıplandığı içinde erkenden evlenmişler. Hazır konu gelmişken hemen bir kaç soru çaktım. Chaana bize tercümelik yaptı.

– Bu kişi senin sevdiğin, istediğin kişimiydi?

– Evet

– Yani mecburiyetten evlenmiş olmadın.

– Biraz öyle gibi.

Biraz öyle gibiyi çıkartamadım ve sesimi kestim.

Evet, bu kadar sohbet yeter gerimize gidip bir dökünelim dedik. Eşyalarımı açtım gitmeden önce yanımda taa buralardan bir valiz çocuk kıyafeti götürmüştüm. Niyet bir esirgeme kurumuna vermek, bu valizi başkentteki ailemin yanında dönüşte bu kurumlardan birini bulup, elimle teslim etmek için bırakmıştım. Nedense bu yolculuğa da çıkarken o valizden bir kaç parça özellikle eldiven, şapka, şeker, kalem gibi şeylerden sırt çantama atmıştım.  İyi ki de yapmışım.  Hemen hemen her çocuklu aileye verecek ufak bir armağan sunmuştum. Hoş bir bağlantı kurma aracı olmuştu. İste çantamdan bir çift kayak eldiveni ve bir avuç sekerle ailenin yanına gidip ufaklığa verdim.

– Bayirtla – teşekkürü aldım.

– Zuger – bir şey değili iade ettim.

Hava kararmadan herkes dağıldı. Genç çift çadırda sobanın basındaydı.  Elise’nin mide problemi vardı.  Marijn dışarıda atlara bakıyordu. Bende iki ger arasında gidip gelip duruyordum. Yakındaki tepenin altına kadar yürüdüm. Bu 10 dakika sonra gere dönüşle bitti. Hava iyiden soğuktu, sanırım rüzgârdı üşüten.

O akşam diğerleri çadırda iken ben ve Elise ailenin yanında akşam yemeğimiz için yapılan ‘buuz’u izliyorduk. Yardım teklif edince buyrulduk. Amaç öğrenmekti. Dillerini anlamadan el kol hareketiyle hamurlar yapıp sardık. Çok eğlendik. Hatta bu güler yüzlü bayan hızını alamadı bize yöresel del kıyafeti giydirdi. O akşam gerin içinde pozlar veriyorduk.

Aksam yemeğini el birliğiyle pişirdik. Gerimizde yemektense hep beraber yiyip yiyemeyeceğimizi sordum ve olur dendi. Bu çok daha sıcak ve lezzetli bir yemek oldu. Bizim malzemelerle yapılan buuz -içi parça etli buharda pismiş hamurdu- artı havuç salatası ve ailenin kendilerine haşladıkları et ile gerin küçük masasında yerde divanda her köseye dağılarak yedik.

Yemekten kısa bir sure sonra aileyi daha fazla rahatsız etmeden kendi ger çadırımıza geçtik orada sıcak kahvelerimizi içtik yine herkes kendi odasına çekilir gibi yatağına çekildi kitapların sayfaları dönmeye başladı. O gece tulumumun üstüne iki battaniye daha ekledim. Sönen sobayı, soğuyan çadırımızı hiç hissetmeden uyudum.

Sabah önce şelaleye yürüyecek sonra ata binecektik.

Previous:

Gobi Çölü’ne Doğru

Next:

Kımız, Gobi’de İçilir

You may also like

Post a new comment