Aynı İnsanlar

14 Mayıs of 2011 by

19 Ekim 2006, Lahor

Lahor’a öğle sonrası ulaştığımda gecenin serinliğine karşılık, sıcak bir hava karşılamıştı beni. Lahor’un bol çamurlu otogarına indiğimde, sırtıma çantamı alıp tekrar düştüm yollara, otel aramak üzere.

Yol boyu denk geldiğim birkaç kişiye otel sormaya çabaladıysam da sorularım yanımdan hiç durmadan geçen insanlar tarafından cevapsız bırakılmıştı. Otobüste bana sorular soran adam, yanımda bir arabayla durana dek nafile yürüyüp durdum. Bana yardımcı olmak istediğini, güzel bir otel bildiğin söyleyince sıcak, sırt çantası ve otel arama bezginliği sardığı için beni, hayır diyemedim ona, yol boyunca kafamın şişeceğini bilmeme rağmen. Aracı kullanan adamsa ona inat saygılı tavırları ve az konuşmasıyla dikkatimi çekmişti. İnerken bir şeye ihtiyacım olursa diye de kartını verdi.

Girince hoş izlenimler aldığım bir otele bıraktılar beni. Şehri gezdirmek üzere tekrar geleceklerini söyleyerek gittiler. Odaya çıktım, daracık bir odaydı. Kafamı koyar koymaz uykuya geçmişim. Kalktığımda yıkanacak çamaşırlar geldi ilk aklıma.

Ardından dışarıya çıktım. Burası anladığım üzere şehir merkeziydi. Her şey elimin altındaydı. Biraz internet kullanmak istiyordum. Yazmaya ihtiyacım vardı; yazmak, ekmek, su kadar önemliydi benim için. Konuşmaktan, düşünmekten bile daha önemli. İçimden gelen, boğazıma takılan, beni sevince boğan, hüzünlendiren ne varsa yazdım, çıktığımda hafiflemiş hissettim kendimi, bir kuş kadar hafiflemenin bir hayal olduğunu bilerek!

Lahor büyük şehir olmasından dolayı insanları dalgın, koşuşturan ve bencil izlenimi verdi bana. Küçük yerleri sevmemin nedenini bir kez daha anladım. Ne de olsa insanlar; birbirleriyle iletişim kurduklarında aslında özbenlikleriyle değil, yarattıkları dramlarla, baskıladıkları duygularla ve ortak zihinleriyle ilişki kuruyordu. Her birimiz farklı ölçeklerde aynı sınırlı bakışların içinde değil miydik? Kaçımız kendi farkındalığını yükseltme ve bilinçli yaşama için çaba gösterebiliyordu, kendine sunulan hayatı elinin tersiyle iterek! Dünya gerçekten de çok zor, sıkıcı, bir o kadar da çılgınca. Aklıma okuduğum bir diyalog geldi, güldüm; biri diğerine ‘ bugün bir rüya gördüm, rüyamda…’ diye anlatırken diğeri sakince cevap veriyordu; ‘kimileri de bu hayatın aslında bir rüya olduğunu söylüyor’!

Bu bakımdan günlük yaşamın farkındalık düzeyi, dış dünyada olan biten karmaşanın tam da içindedir. İnsanın kendi içine dönme isteği, kendine ait alan yaratma ve içindeki dünyayı hissetme ve sezgilerini berrak bir biçimde izleme olanağını bulma çabası boşuna değildir. Kendini bilen her insan bu yükselişi deneyimler er ya da geç. İnsan yaşamlarındaki dramı yaratansa; insanın kendi sorumluluğunun dışında diğerlerinin sorumluluklarını zamanla farkında olmadan yüklenmesi, sırtlanması ve daha sonra bu sorumluluklardan kurtulamamasından kaynaklanır. İnsanın en başta sorumluluğu kendi hayatıdır. Tam da o hayatı yaşama biçiminde gizlidir. Ve o biçim kendi elleriyle dokuduğu bir kilim olmak yerine, satın alınan bir halı olarak ortaya çıktığında insan yolunu, aslında kaybetmiştir!

Gözlerim dünyaya böyle bakarken, içinde bulunduğum yolculuk bu anlamda algımı daha da açıyordu aslında. Farklı coğrafyaların, sözüm ona farklı kültürlerin içindeyken insanların aynı olduğunu, aynı şeyin içinde olduğunu görebiliyordum. Bu da beni kendi yaşam yoluma daha çok çekiyor, uzak durmak istediğim durumları benden daha da çok itiyordu.

Yaşanılan sıkıntıların, zorlukların ve içine doğduğumuz kaotik düzenin aslında ‘gerçek’ olmadığını, onu gerçek yapanın insanın dikkati ve inancı olduğunu anlamıştım. Benim inancım ve niyetim bunların ötesine doğru yol alıyordu ve bedenim bu yol alışa eşlik ediyordu!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Previous:

Pakistan’da Kamyon Olmak

Next:

Lahor Müzesi

You may also like

Post a new comment