Babamın Gözleri

27 Nisan of 2011 by

Ekim 2006, İsfahan

Zağros Dağları’ndan doğan ve İsfahan’ın içinden geçen Zayende Nehri’nin üzerindeki eski ve en ünlü köprülerinden biri olan 300 metre uzunluğunda ve 14 metre genişliğinde 33 gözlü bir köprü; Sie-Se Pol Köprüsü…

Evlerin sararmaya yüz tutmuş renkleri arasından yürümeye devam ediyorum, geldiğim yerden köprüye doğru. Tekrar seyirlik bir yer bulup oturma isteğim bir süre daha orda kalmama neden oldu. Nehir çok güzel, her ki tarafındaki ağaçlar hafif eğilmişler suya doğru. Başka bir ülke, başka bir şehir; yine de düşünmeden edemedim; ağaçlar aynı, çiçekler aynı, kuşlar, böcekler aynı, neden insanlar da aynı olmasın!  İnsan doğası aynıydı yine de kendimi farklı ve değişik bir şeyin içinde hissetmek. Bu tarif edemeyeceğim türden bir şey…

Dünyaya kendi gözlerimle bakmayı henüz öğrenmeden önce beni en çok etkileyen insan babam olmuştur. Babamın gözleri bakışımı, düşüncelerimi, inandıklarımı etkilemiştir. Ve o derin hüznü aynı zamanda. Babamı düşünüyorum; evlenip çocuk sahibi olduktan sonra hayatını kurtulmak isteyip de kurtulamadığı, gitmek isteyip de gidemediği, bırakmak isteyip de bırakamadığı, alıp başını çekip gidemediği bir cendereye benzettiği geliyor aklıma. Üzerindeki sorumluluğun yüke dönüştüğü bir noktadan sonra artık bunu düşünemez hale geldiği ve yılların onu daha çok yormasına izin verdiğini…

O’nun gözleriyle bakıyorum köprüye, akıp giden nehre, üzerinde kıvrılan kayıklara, üzerindeki insanlara. Babamın gözlerinin ‘güzel’ olanı asla kaçırmadığını bilerek ve bu yüzden bir şeyleri kaçırmaktan korkarak bakıyorum. Şimdi burada olsaydı Hayyam’dan kesin bir şey okurdu diye düşünmeden edemiyorum. O güzel sesiyle yanımda oturduğunu hayal ederek baktıklarımın, gördüklerimin içime işlemesi için açıyorum kalbimi.

İçimdeki duygu seli coşmaya başlarken kalkma vakti geldi diyor bir ses. Yürümeye devam ediyorum; dünyanın bir zamanlar en ihtişamlı şehirlerinden olan sarayları, köprüleri ve mimarisiyle adından söz ettiren İsfahan’ın sokakları arasında. Elimdeki haritaya bakıyorum; dünyanın en büyük meydanlarından biri sayılan Nakş-ı Cihan Meydanı’na gitmek üzere adımlarımı hızlandırıyorum.

Meydana yaklaşırken girdiğim yol üzerindeki bir dükkânın vitrinindeki eski, rengârenk çarıklar, pabuçlar çekiyor beni. Derken içerden gelen bir çay ikramını geri çevirmiyorum. Burası bir halıcı dükkânı. Hüseyin istersem dinlenebileceğimi, interneti kullanabileceğimi söylüyor. Düşünmeden edemiyorum, sıcak ve samimi bir ikram ve misafirperverlik dünyanın neresinde olursa olsun insana kendini evinde hissettiriyor. Hüseyin, Nakş-ı Cihan Meydanı’na gelen hiçbir yabancının buraya gelmeden şehirden ayrılmadığını söylerken ekliyor; İran’da her nerde olursa olsun bir şeye ihtiyacım olursa onu arayabileceğimi, elinden gelen yardımı yapacağını… Uzattığı kartı “Şükran”* diyerek alıyorum. Derken İstanbullu olduğunu öğrendiğim bir çiftle muhabbete giriyoruz, birbirimizi gördüğümüze pek sevinerek. Benim yalnız oluşuma ve buradan Pakistan’a geçeceğime şaşırıyorlar. İran’a gelmeden önce önyargılı olduklarını ve geldikten sonra da insanların ne denli saygılı, misafirperver ve dost olduklarını gördükten sonra en kısada daha uzun bir zaman ayırarak tekrar gelmeyi düşündüklerini öğreniyorum. İyi dileklerle ayrılıyoruz.

* Şükran; Farsçada teşekkür anlamına geliyor.

Previous:

Yürüyüşüm

Next:

Nakş-ı Cihan

You may also like

Post a new comment