Baga

18 Eylül of 2011 by

10.09.2011     

Sabahattin Ali şöyle demiş: ‘’bir fikir adamı kafası adamakıllı teşekkül etmeden İstanbul’dan ayrılmaz. Kültür merkezimiz, maalesef şimdi bir tane… Ve oda İstanbul…’’  Ama eklemiş ’’Bizi buraya bağlayan alışkanlıktır. Biz burada maksatsız yaşamayı ve boş bir beyinle dolaşmayı tatlı bir meşgale haline getirmek yolunu keşfetmişiz.

Hepimizi İstanbul’a bağlayan bu. Burada insan kafasını zerre kadar işletmeden, düşünen bir kimse olduğuna inanmak ve buna başkalarını inandırmak imkânına malik… Bu şehrin ve buradaki muhitlerin dayanılmaz cazibesi bundan ibaret…’’ bundan yıllarca önce yapılan bu tespit şuan tam anlamıyla olmasa bile benim şahsi fikrime göre hala olan bir gerçek.

Belki ben öyleyim belki başkaları öyle. İstanbul’dan kopamamak ona hapsolmak ama biryandan da onun cazibesine kapılmak yıllardır yaşadığım şey. Herkesin kendine göre nedenleri var. Benimde kendime göre nedenlerim var orada olmak için. Son günlerde düşündüğüm ise bu nedenler ruhum için yeterli mi? Benim için yeterli mi? Sonuç olarak oraya dönmek zorundayım. Hayatın karmaşası beni geri çağırıyor. Eski bir sevgili gibi biranda çıkıp yalvarıyor. Düşünce değil önemli olan sadece yapılması gereken eylemler ön planda. Ve bu planlar şuan İstanbul sapağında kilitlenip kalıyor. Bugün mecburen İstanbul’a dönüş bileti aldım. Geldiğim ilk günler sanki burada aylar geçirmiş gibi hissediyordum kendimi. Şuan ise sanki dün gelmişim hissi kapladı her yeri. Üzücü olan zaten bu his. Her şeyi yapabilmiş bile olsanız yarım kalmışlık hissi yakanızı hiçbir zaman bırakmayacak onu anlıyorum. Cihanı bile fethetseniz yetmeyecek. Nasıl oldu bende anlayamadım ama gerçekten yetmedi…

Kalan son günleri aklımda kalan yerlere giderek geçirmek, bulunduğum bölge açısından aklımın bir köşesini burada bırakmamak adına, yol alarak geçirmek istiyorum. Sadece gitmek, ilerlemek, görmek ve düşünmek. Her şeyi düşünebilir miyiz? İmkânsız. Düşünüyormuş gibi kendimi kandırsam, bir süre kendimi oyalasam bile bana yeter. İki kişilik ruhum birbiriyle pek anlaşamıyor işte. Yolda ve özgür olan, şehirde ve tutsak olan. Sabah erkenden Baga Kasabası’na gitmek istiyorum.

Bu aranın gözde yerlerinden biri daha. Hatta duyduğuma göre Hindistan’ın en meşhur mekânı oradaymış; Tito’s. Yol boyunca her yerde duvar ilanlarını görmek mümkün. Bu da kasabayı canlı kılan bir şey zaten. Uzunca bir kumlu sahilde cabası. Ertesi sabah daha uzaklara kuzey Goa’ya gideceğimiz için bugün öyle çok uzaklara gitmeyi lüzum görmedik. Yol üzerinde birkaç tane daha görmek istediğimiz yer de olduğu için bugünkü yol güney goa kısmını kapatabilmemiz için tatminkâr gözüküyor. Her şeyin daha buruk ve daha sakin olduğu gerçeği ise bir süre daha yakamı bırakmayacak onu anlıyorum. Trafiği bol olan Calangute Kasabası’nı atlattıktan sonra insanı ile daha canlı gözüken yollara, özellikle de yabancıların bol bol olduğu yollara giriyoruz. Yaşam, alışveriş, kalacak yerler her şey sahile dizilmiş. Yaşam tek bir yerde akıyor. Bu durum bazen kolaylık olduğu için mi yoksa her şeyi bir noktada daha canlı kıldığı için mi bilmiyorum ama çok hoşuma gidiyor. Bunun gibi birkaç yerde daha oldukça keyif almıştım.

Buradaki insan kalabalığı sanırsam bugüne kadar gördüğüm en yüksek yer oldu. Özellikle Hintlilerden oluşan büyük kümeler, kızlı erkekli gençler, aileler buranın tam bir tatil yeri olduğunu gösteriyor. Soluğu boşlukta alan herkes kendini buraya atmış galiba. İlerdeki kalabalık dikkatimizi çekiyor. Birine bir şey olurda başına 50 – 60 kişi toplanır ya öyle bir şey var. O insan yığının önünde bir şeyler oluyor ama göremiyoruz. Yaklaşınca durumun vahameti anlaşılıyor. Bir hata edip, bir cahillik edip Goa plajlarının en kalabalığına bikinilerini giyip gelmiş 4 bembeyaz turist kız. Şezlonglarda uzanıyorlar. Önlerinde onları izleyen ufak bir kıvılcımla savaşa gitmeye hazırlanan donlu atletli Hintliler. Televizyon misali izleniyorlar. Bir süre bizde onları izleyen Hintlileri izledik. Yanımızdaki kız arkadaşımız kızların rahatsız olduklarını iddia etti. Bize göreyse eğleniyorlardı. Onlarla fotoğraf çektiriyorlar, gülüyorlar, konuşuyorlar. Bir süre sonra işin rengi değişip kızlar sıkılmaya başladı. Kurtulmaları zor gözükürken çareyi kalkıp oradan kaçmakta buldular. Bir köşede bizim kız onları yakalayıp buraya böyle gelmekle hata yaptıklarını söyledi. Daha sakin denize girebilecekleri birkaç sahil ismi verdi. Kızlarında daha önce duyduğu bizimde beğendiğimiz Arambol sahili üzerinde birleşip, teşekkür edip gittiler. Ama o sahneler uzun süre gözümün önünden gitmiyor. Ben açıkçası çok eğlendim. Yarım saate yakın o olayları izlemişim.

Kitlendiğim için sahili dolaşma imkânım olmadı. Dolaşmak diyorum çünkü buranın sahilleri öyle bizimkiler gibi değil. Her biri kilometrelerce uzunlukta bu yüzden zaman geçirmesi oldukça keyifli. Burası gibi sezon olmamasına rağmen açık olan dükkânlar ve barlar gibi de bir yer görmedik, her şey son hızıyla devam ediyor. Her şey sahilde iki adım uzağınızda. Yapılacak birçok şey var. Cesaretliyseniz denize bile girebilirsiniz. Buraların cazibesi de boşluğunda işte gelip hiçbir şey yapmadan saatlerce doğanın içinde kalabiliyorsunuz. Çoğu dert, arkada kalanlar pek düşünmediğiniz şeyler. İnsanın diyorum ya ihtiyacı var bu boşluğa.

Previous:

Arambol (Harmal)

Next:

Anjuna – Vasco Da Gama

You may also like

Post a new comment