Baharat ve Maharaja Yurdu

29 Ocak of 2011 by

Şu an kaldığım yerin çatısındaki havuzun başında tropikal güneşin altında şezlonguma uzanmış ne yazacağımı ve yazıma nereden başlamam gerektiğini düşünüyorum. Yazmayı, yaşadıklarımı ve tecrübelerimi insanlarla paylaşmayı isteyen bendim ne de olsa. Bu yüzden elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak, Sırtçantam okurları için dünyanın en gizemli ve en egzotik ülkelerinden biri olan Hindistan hakkında keyifli öyküler yazacağım.

Yaklaşık 8 aydır Hindistan, Bangalore’da yaşıyorum. Bana böyle bir seçenek sunulduğunda buraya gelme kararını almam sanırım 3 saniye bile sürmedi. Burada gönüllü olarak Habitat for Humanity ile çalışıyorum ve bu sayede buranın en uzak bucaklarına bile seyahat etme fırsatı buluyorum. Hindistan’a ilk varışımı dün gibi hatırlıyorum. Daha önceden o kadar seyahat etmemiş olmama rağmen burada Mumbai Havaalanı’na indiğim ilk dakikadan itibaren yaşadığım kültür şoku bana çok fazla gelmişti. Her şey bana yabancıydı. İnsanlar, giysileri, konuştukları dil, renkleri, kokuları, hele şehrin kendi kokusu bile. Her şehrin kendine ait bir kokusu olduğuna inanıyorum. İstanbul su kokar bence, İzmir’se güneş, Ankara kesinlikle kâğıt, Bursa’nın ise kendine has eski bir kokusu vardır babaannemin oda kokusuna benzer. Mardin’in kum koktuğuna yemin edebilirim doğrusu ama Hindistan’ın neredeyse tüm şehirleri aynı kokuyor: Baharat…

Ama başlarda burnunuzu yakan sonradan damağınızın alıştığı acı bir baharat kokusu. Zaman geçtikçe o kadar içinize işliyor ki, sadece giysilerinizin değil kendinizin de baharat koktuğunu fark ediyorsunuz.

Mantalitemiz bir birinden çok farklı olduğu için, Hintlilerle anlaşmak, hele aksanlarını anlayabilmek son derece zordu başlarda benim için. Fakat daha sonra gün geçtikçe her şey bir bir kolaylaşmaya başladı. Çünkü burada ki herkesin aslında son derece çocuksu ve masum bir düşünce yapıları olduğunu kavrıyorsunuz ve aslında bugüne kadar size öğretilmiş ve alıştığınız karmaşık konuşmalarınızı ve beden hareketlerinizi minimuma hatta basite indirgediğiniz zaman onlar da sizi anlamaya başlıyorlar. Söyledikleri her şey de samimi ve gerçekler. Yalana çok sık rastlamadığınız bir yerdir Hindistan. Eğer şişman bir insansanız bunun yüzünüze kibar olmayan ama masum bir şekilde söyleneceğinden emin olabilirsiniz. Ve bunun arkasında asla kötü bir niyet aramayın, çünkü ne diyorlarsa ima etmeden, yolu dolandırmadan, arkanızdan konuşmadan söylüyorlardır.

Bir kere insan buraya geldikten sonra çok değişiyor, sadece kendimden verdiğim örnekler değil bunlar, burada tanıştığım insanlarla yaptığım sohbetlerde bunu gösteriyor. Burada hayata bakış açınız, sorgulamanız, cevaplarınız, insanlara bakış açınız, yargılamanız, şefkatiniz, anlayışınız, saygınız, öfkeniz hatta hayatta ki öncelikleriniz bile değişiyor. Değişmemesi mümkün değil.

Kaldığım ilk bir ay içinde, şahit olduklarımın karşısında çok etkilendiğimi ve arkadaşlarıma artık onların havaydı, trafikti, ilişkilerdi, yok klima çalışmıyordu, yok faturalardı, yok biri birine şöyle demişti gibi hiç bir konu hakkında şikayet duymak istemediğimi ve bunların artık beni ilgilendirmediğini özellikle belirttiğimi anlatan uzun bir mail attığımı hatırlıyorum.

Eğer daha çok ruhsal gelişmeye inanan insanlardansanız, Hindistan’ın ruhunuzu kesinlikle evcilleştirdiğini, sakinleştirdiğini söyleyebilirim. Eğer her şeyden kolaylıkla etkilenen duygusal bir yapınız varsa, buradan etkilenmemeniz ve öğrendiklerinizi hayata geçirmemeniz çok zor. En başlarda elinizde olmadan her şeye isyan ediyorsunuz, hatta mantığınızın bir türlü almadığı sisteme bile. Her şeyi düzeltmek istiyorsunuz sanki siz yaratmışsınız gibi. Eğer her şey umduğunuz gibi gitmezse ilk uçakla geri dönüp ülkeden kaçmayı bile düşünüyorsunuz. Sadece sizden farklı oldukları için.

Ancak kendinizle ve onlarla savaşmaktan vazgeçtiğiniz takdirde, okuduğunuz romandaki tüm karakterler sayfalardan dışarı fırlıyor ve sizi sarmalamaya başlıyorlar. Anlattıkları öyküleri dinleyince farkında bile olmadan onların arasına karışmış ve romanın bir parçası olmuş oluyorsunuz ve sayfaların arasında gezmeye başlıyorsunuz, bir sonraki sayfada neler olacağını ne tür bir maceranın sizi beklediğini merak ve hayal ederek.

Kast sisteminin hala geçerli olduğu durumlara ve üst kasta mensup insanların alt kasttakilere son derece kaba davranışlarına şahit olmanıza ve sizin de bundan rahatsızlık duymanıza rağmen, elinizde olmadan bu kültüre, tarihine, geleneklerine, edebiyatına, dinlerine ama en çok insanlarına saygı duymaya başlıyorsunuz. Eğer öğrenmeye çok açıksanız herkesi olduğu gibi kabul etmeyi de başarabiliyorsunuz.

Başta tabi ki herkes gibi bende zorlandım. Sağa sola tükürenleri, balgam atanları, boğazını temizleyenleri, burnunu uluorta karıştıranları, elleriyle akıta akıta yemek yiyenleri, hatta şehrin her yerini umumi tuvalet olarak kullananları görmeye tabi ki alışık olmadığımdan kaynaklanıyordu.

En başta son derece acımasızca hatta iğrenerek yargılıyorsunuz insanları, kendinize ve size gümüş tepsiyle sunulmuş olağanüstü şartlara bakmadan, onların yerine kendinizi koymadan. Sonra yine size öğretilen görgü ve klişeleşmiş nezaket kurallarına ve inceliklere yenik düştüğünüzü fark ederek, aslında böyle bir ortamda büyüseydiniz sizinde aynı şeyleri yapacağınızın ve hatta tüm bunları normal karışılacağınızın farkına varıyorsunuz.

Öyle ya, tarlada çalışan ya da ormanlarda büyüyen biri, akşama kadar bekleyip, köyüne kadar gidip evinin lavabosuna tükürecek ve tuvaletini kullanacak değil. Artık şehirde bile yaşıyor olsa fark etmiyor, nede olsa öyle büyümüş, öyle görmüş ve aynı şeyleri yanında taşımış buraya kadar. Her şey adapte olmaya açık olup, kabullenmenizle ilgili. Bunları kabullenebildiğiniz andaki kolay olmadığını belirtmem gerekiyor- buraya uyum sağlayamayacak kimse yok bence.

Burada yaşayanların büyük çoğunluğu kadere inanan ve pozitif insanlar. İnandıkları Tanrıya ya da Tanrılara kesinlikle karşı çıkmıyorlar, isyan etmiyorlar. İçinde bulundukları durumu ve koşulları gönülden kabulleniyorlar. Neden yoksul olduklarını sorgulamıyorlar bile, çünkü yoksulluğun Tanrı’dan geldiğine ve karşı çıkılmaması gerektiğine inanıyorlar. Yaptığı iş ve taşıdığı yük ne olursa olsun, gülümsemeyen insan göremezsiniz. Gördüğünüzde ise yapacağınız tek şey gülümsemek, inanın kendisi de hemen size gülümseyerek karşılık verecektir. Ve buraya ısınmanız o gördüğünüz samimi ve sıcak gülümsemelerden ve anlam taşıyan bakışlardan, gerçek duygulardan sonra başlayacaktır.

İste, ondan sonra inanılmaz ve müthiş bir yolculuk bekliyor sizi.

 

Next:

Sanırım Hindistan’ın En Sevdiğim Tarafı; İnsanları

You may also like

Post a new comment