Barış

20 Ocak of 2011 by

Sevgili arkadaşım Barış; bundan iki yıl önce kendi ifadesi ile sürünmekte olduğu Türkiye’de ki hayatına Hollanda’da devam etme kararı aldı. Öncesinde yazları rafting rehberliği yapıyor, safari rehberliği yapıyor, kışları ise kazanıp biriktirdiği paralarla yurtdışına çıkıyordu. Endonezyalı kız arkadaşı ile birlikte bir 10 günlüğüne ‘sevgili ülkem’ diye koşarak geldi.

Barış’la Kaş’a doğru giderken yolda o güzelim sahil manzarasının, dağla denizin harmonik birleşiminin kombinasyonunu tadını çıkara çıkara sohbete daldık; Hollanda’nın ve Türkiye’nin arasındaki yaşamsal ve insansal farklar üzerine. Konu daha sonra Batılı ve Doğulu bakış ve yaşayış arasındaki farklara kaydı…

Daha iyi yaşam; daha iyi araba, daha iyi bir ev, daha çok para…

Hep daha iyiyi yakalama çabasıydı; Barış’ın sözünü ettiği ve ‘Batı virüsü’ dediği insanların içini kemiren bu şey!

Materyalizmdi…

Korkuydu; yetmeyen, hiçbir zaman yetmeyecek olan…

Batı’nın insanları, yaşamları kendisine; kendi kurallarına, her türlü konuda belli bir biçime sokma çabasıydı; yani standartlaşma…

Ve sanal olarak yaratılan bu kaygıya insanların, ülkelerin yetişme kaygısı; hiç bir zaman yetmeyen ve bitmeyen ve ulaşılamayan bir telaşla…

Belli programlar, planlar çerçevesinde yaşamak için verilen ödünler insanları aynı şeyin içinde tutuyordu. Bu da insanları mekanikleştiriyordu…

Barış’ın gitmeden önce bir hayali vardı; bir 4 X 4 araç almak. Bir 4 X 4 araç almıştı almasına da işten eve, evden işe gidip geldiğini söylerken içine düştüğü bu durumu da sorgular gibiydi. Hollanda’nın dümdüz ve dağsız bir coğrafyada yer olması, hatta toprak bir yol bile olmaması yüzünden aracın hakkını veremediğinden yakınıyordu. Doğu tarzıyla döşediği evinin penceresinden 4 X 4’üne bakarken sadece hayal edebildiğini eklerken…

Anne ve babası o çok küçükken ayrılmıştı. Yaşamını sorguluyordu; sorumsuz bir babası vardı ve bir aile olmanın sıcaklığını hissedemeden, parasız geçirdiği, çoğu zaman parklarda yatıp kalktığı o çocukluk günlerinden bahsederken. Şimdi bir ailesi vardı, hep hayal ettiği 4 X 4’üne kavuşmuştu, güzel esmer bir kız arkadaşı vardı. Yine de içinde bir şeyler ters gidiyordu…

Barış toprağı, suyu, dağları, taşları, hayvanları çok sever. İnanılmaz bir coğrafya bilgisi vardır ve sürekli belgesel izler ve çok okur. Okullu olmamasından kaynaklanan ve iş ararken 4 tane yabancı dil bilmesine rağmen karşısına çıkan diploma isteyen onun deyimiyle ‘insan kılıklılar’dan yaka silktiği günler hala dün gibi…

Ve yine aynı nedenden bugün Hollanda’da ‘profesyonel işçilik’ yaptığını söylediğinde aynı dertten muzdaripti…

Oradaki her şeyden sıkıldığından, aynı zamanda da burada bulamadıklarından dem vururken konu; insan olarak kendi bakışımızı ve kendimize olan inancımızı bir ölçüde kaybedip herkes gibi bakmaya başladığımıza ve yaşamımızın iplerini yavaş yavaş kaybetmemize geldi. Bu da bizi böyle yaşamaya isteksiz hale getiriyordu…

Doğulu yan ile Batılı yan birleşmeliydi; gerçek ikisinin de üstündeydi. Ve bu önce insanda başlayacaktı şüphesiz…

Bu üstümüze yapıştırılan ve bize hep dar gelen ‘biçim’i bir kenara bırakıp silkelenmekle başlayacak olan ve içimizdekileri ortaya dökebileceğimiz biricik yol; her birimizin kendine özel yolunu bularak ilerleyeceği yoldur kanımca…

Deneyerek bulacağımız, elbette düşünerek ve en önemlisi de hislerimizi izleyerek…

Ve sevgili Alp Baydar’ın paylaştığı gibi; “tüm dünyayı istediğin şekle sokmak için değil, kendi dünyanı seçtiğin şekilde yaratmak için doğdun. Bunun için merdivenin tümünü görmen gerekmez, sen ilk adımı at yeter…”

Yolun açık olsun Barış…

Hepimizin yolu açık olsun…

– Kendi gerçeğini arayanlara ithafen –

Olympos 2009

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Sagarmatha; Bilinen Diğer Adıyla Everest;

Next:

Tatlı Su Dervişi ve Pangea

You may also like

Post a new comment