Bedenin Konuşması

04 Eylül of 2011 by

5 Şubat’07, Amritsar, Hindistan

Amritsar’da indiğimde zaten çok yakın olan Altın Tapınak’ın yolunu tuttum. Ve Sikhlerin misafir odalarında boş yer bulabilmeyi umdum. Hava sıcaktı, yanımda sırt çantamla birlikte taşıdığım bir çanta ile Kathmandu’dan bu yana bana eşlik eden bir Şaman davulu vardı. Hal böyle olunca yürümek bazen işkenceye dönüşüyordu, o yüzden de bisikletli rikşalardan birine atladım. Altın tapınak görünmüştü işte, etrafındaki renklerle birlikte…

Kapıdaki Sikh görevli, konaklama isteğime olumlu yanıt verip önüme düşünce sevindim. Ve üç yataklı odalardan birine yerleştim. Kullanmam için verdiği dolabın anahtarını da uzatarak gittiğinde Sikhlerin bu misafirperverliğinin ruhumda uyandırdığı etkiyi düşündüm. Güzeldi, fikir de güzeldi, amel de…

Niyetim son gecemi burada geçirip ertesi gün Pakistan’a geçmek. Sokaklarında dolaşırken, içimde yolculuğun bıraktığı izler olduğu halde Hindistan’a girdiğim o ilk günü anımsadım. Sınırda patates çuvalı taşıyan rengârenk giyinmiş Hintlileri gördüğümde, bir bilinmezin içine girmenin tadını ve heyecanını taşıyordum. Ve daha sonra Hindistan’da, daha kendini sınırda belli eden bu çok renkliliğin, yaşamın her alanına dağılmış olduğunu görecektim. Doğrusu, renkler güzeldi. Renkler olmalıydı…

Öylece dolaşırken bir Hint tapınağının içinde bulduğumda kendimi, karşıda bulunduğum yerden biraz yüksekte oturan şişman ve tuhaf bakışlı bir Hintliyle göz göze geldim. Ayağımı girişe tam atmıştım ki adamın bende uyandırdığı etki içeriye girip girmemem konusunda kararsızlığa düşmeme neden oldu. Adama selam verip geri dönmeye yelteniyordum ki ayağa kalktı, kolunu bana doğru uzatarak ‘gel’ yaptı. Gitmek istemiyordum. Elimi sağ ol dercesine kaldırarak geri döndüm…

Tuhaftı. Bedenim tepki gösterdiğinde onu izliyordum. Benimle konuşuyordu. Onun rehberliğini duymayı, iç sesimi ve sezgilerimi dinlemeyi daha çok öğrenmiştim, daha çok farkındaydım. Ve bunları, üzerinde düşünmeden, düşüncenin durumu bulanıklaştırmasına izin vermeden yapıyordum. Sadece yapıyordum. Buralara kadar böyle gelmiştim. Ve böyle de gidecektim…

Kendimi pazarın içinde bulduğumda, henüz pişen çapatilerin kokusu açlığımı hatırlatmıştı. Açık tahta düzenekler üzerinde yeni pişmekte olan şeker patateslerden alıp yanında biraz da maydanoz, nane ve yeşillikle birlikte keyifle yedim. Şeker patatesin tadını çok sevmiştim. Bir de Hindistan’ın sulu ve büyük mandalinalarını. Yolculuk için bolca aldım. Ülkeden ayrılma fikrine hala alışamamıştım. Bir yanım gitmek istemiyordu. Böyle aylarca yaşayabilirdim. Belki de ömrümü yollarda geçirebilirdim. İşte burada durup düşündüm. Bilemezdim. Bu isteğimin devam edip etmeyeceğini bilemezdim. Bir an sonra ne olacağını, nasıl hissedeceğini bilemiyor, öngöremiyor insan. Zaten planlar yapıp bu anki hislerinin hep aynı kalacağını düşünmek ve buna yönelik davranmak, yaşamak insan doğasına hiç de uygun değil. Ömrünü aynı işyerlerinde, aynı odalarda, aynı insanlarla geçirenler, yavaş yavaş her şeyin belirli ve sözüm ona güvenli olduğu bir zihinsel tutum içine giriyor ve bir süre sonra o zihinsel tutum tarafından da yutuluyorlar. İnsan böyle mutsuzlaşıyor, heyecanını, neşesini ve gücünü böyle kaybediyor, ardından sağlığını ve yaşam yolunu da…

Ve en kötüsü de sezgilerini duyamayacak kadar sağırlaşmak. İnsan gitgide kapanan veya gitgide açılan bir sarmalda hareket ediyor. Buna yürekten inanıyorum. İçimizde kapanan veya açılan şeyin yolu aynı değil. Ve o yolu izlemek isteği ile örtüşmeyen şeyler, gerçek değil…

 

Previous:

Hint Fakiri

Next:

Hoşçakal Hindistan

You may also like

Post a new comment