Bence Hindistan’ın Gerçek Işıkları ve Geleceği; Kadınları ve Çocukları

31 Ocak of 2011 by

O kadar güzeller ki. Güzelleri de sadece güzel değiller, enfesler. Hani yurt dışında olsalar Vogue’un kapağını süsleyecek kadar nefes kesiciler. Lakin bunu kendileri bilmiyorlar. Siz beyazsınız diye size dünya güzeli muamelesi yapıp kendilerini son derece çirkin buluyorlar. Ne kadar güzel olduklarını söyleseniz bile buna inanmıyorlar, bugüne kadar kimse onlara bunu söylememiş çünkü.

Son derece utangaçlar kendilerinden bahsedildiğinde, sizinle konuşmayı tercih ediyorlar. Derilerinin rengini sevmediklerini görünce, onlara aslında ne kadar güzel olduklarını kanıtlamak istercesine arkası gelmez iltifatlar etseniz bile fark etmiyor. Buna inanarak büyümüşler çünkü değiştirmeniz çok zor.

Halbuki altın takılar ve transparan tüm renkler bile daha güzel gözüküyor onların tenlerinde, daha çok parlayıp, daha da ışıldıyor.

Rengârenkler

Birbirine asla gitmeyeceğinden emin olduğunuz renkleri aynı kıyafette taşımaktan korkmuyorlar. Hayatta görebileceğiniz tüm transparan renkleri bir arada kullanabildikleri gibi, kendilerine inanılmaz da yakıştırıyorlar.

Kendinize bakıp devamlı siyah ve toprak tonları giymenizden biraz rahatsız olmaya başlıyor ve gidip en yakın mağazadan kendinize en parlak renkte sari (ulusal giysileri) alıp ta giydiğinizde renklerin sizin üzerinde asla mutlu olamayacaklarını anlıyorsunuz. Çünkü asla Hintli kadınlar gibi renklerle uyum sağlayamıyorsunuz, ne de olsa doğanızda yok, öğretilmemiş size.

Sari ise dünyanın bir kadına yakışabilecek en güzel giysisi. Ben kadını bu kadar feminen yapabilen bir kumaş parçasına daha evvel rastlamamıştım doğrusu, elbiseyi taşıyışınız ve yürümeniz bile değişiyor. Tam anlamıyla her hareketinizle kadın oluyorsunuz.

Yaşınız, kilonuz, boyunuz asla önemli değil, sari giymek sizi tek kelimeyle muhteşem gösterecektir inanın. Giysiyi taşımak o kadar da kolay değil. 6 metrelik kumaşı sarması ayrı bir sanat, gerçekten yetenekli olmanız gerekiyor, tüm giysiyi giymeniz minimum 20 dakika. Eliniz yavaşsa bir saat önceden hazırlanmaya başlamanızda fayda var. Öndeki pileler ya da drapelerle işiniz bittikten sonra sari ile yürümeyi de öğrenmeniz gerekiyor, şöyle hafif tekmelerle yürümeniz lazım ki öndeki fazla kumaş parçayı ayağınıza dolanmasın.

Ama öğrendikten sonra işiniz kolay, çünkü bir kuğu zarafeti kazandırıyor sari size.

Tüm kadınlar “bindi” dedikleri ‘üçüncü göz’ anlamına da gelen bir sus parçası yapıştırıyorlar alınlarının ortalarına. Hatta çocuklarda bile görüyorsunuz bunları. Çoğu ‘bindi’sini yapıştırıp, yüzlerinin ön tarafında saçlarının başladığı yere kırmızı toz sürerek evli olduklarını da böyle gösteriyorlar.

Aslında ayak parmaklarına taktıkları yüzüklerde evli olduklarının bir göstergesi. Genelde eski zamanlarda erkekler, kadınların yüzüne direk bakılması asla kabul edilmediğinden, kadınların ayaklarına bakarak evli olup olmadıklarını böyle anlıyorlarmış. Kadınlar evlendiklerinde genelde el parmaklarına yüzük takmıyorlar, ya ayaklarına yüzük takıyorlar ya da kocalarının verdiği evlilik kolyesini.

El parmaklarına yüzük takanlar ise sadece evli erkekler. Hayatımda bu kadar ziynete ve süse düşkün görmemiştim erkek cinsini. Işıltılı, sallantılı küpelerden tutun da parmaklarında ki tek taş yüzüklere kadar her türlü takıyı utanmadan, korkmadan hatta gururla taşıyorlar. Bakımlı olmaları da gerekmiyor bunlar için. En garip görünüşlü erkeklerin boynunda sıra sıra kolye ve parmaklarında onlarca yüzük görmeniz işten bile değil.

Maalesef genelde çok erken yaşta evleniyor kızları, hatta bazı köylerde 14 yaşında gelin olan bile var. Bu tarafı bana Anadolu’muzun uzak diyarlarını hatırlatıyor. Bazı gelenekleri ise bizimkine çok benziyor, sadece onlara yükledikleri anlamlar ve söylemleri farklı. Çoğu yerde olduğu gibi burada da kadının adı yok. Bazı yerlerde insandan bile sayılmıyorlar. İnşaatlarda çalışanların ve kafalarında taş taşıyanların çoğu ise kadın.

Bu yüzdendir ki evlendikleri zaman başlık parası ödeyenler hep kız tarafı. Bu yüzden babalar çocukları kız doğunca çok sevinmiyorlar, ne kadar çok kız çocuk, o kadar çok başlık parası yükü. Bu başlık parası yüzünden çok dert çekenler, aşağılananlar, toplumun dışına itilenler hatta intihar edenler bile mevcut. Burada ki intiharların çoğu hep bu sebepten kaynaklanıyor. Eğer kız babası başlık parasını tamamlayamamışsa damat tarafının kıza çektirmediği işkence kalmıyor, öyle ki çoğu zaman intihar etmesi için ısrar ve ikna bile ediyorlar. Böylece oğulları yeni bir gelin alabilme hakkını kazanıyor. Nede olsa yeni gelin aynı zamanda yeni başlık parası demek.

Erkeklerin çoğu o kadar bakımsız ve neredeyse o kadar korkunç görünümlüler ki yanlarında dünya güzeli bir kadın gördüğümde ve üstelik bu kadınların bu erkeklerle evlenebilmek için dünyanın parasını ödediklerini düşündükçe genelde ağzım şaşkınlıktan açık kalıyor.

Evlilik hayatta yapmanız gereken en önemli adımlardan biri burada. Evlendiğinizde size daha bir saygıyla yaklaşıyorlar, eğer bekarsanız size olan bakış açıları değişiyor. Hele kadınların en geç 30’undan sonra bekar olması gibi korkunç ve ayıp bir şey olamaz. Bu yüzden direk seni sorgulamaya başlıyorlar, sanki sende garip bir hastalık varmış gibi. Bu yüzden eğer buraya geliyorsanız ve yalnız başınıza seyahat ediyorsanız mutlaka ya nişanlı ya da evli olduğunuzu söylemeniz işinizi daha da kolaylaştırıyor. Eğer yanınızda erkek arkadaşınız varsa, erkek arkadaşınız olarak tanıtmak yerine nişanlım ya da kocam demelisiniz. Eğer toplumda saygı görmek istiyorsanız tabi ki.

Boşanmak ise başınıza gelebilecek en kötü olaylardan biri. Kötü karma sayılıyor ve hayattaki en büyük başarısızlığınız olarak görülüyor ve size olan saygılarını yitiriyorlar, hele kadınsanız.

Tabi ki erkeklerin hepsi çirkin değiller. Bollywood’ta gerçekten çok yakışıklı artistler var ve yeni nesil ise özellikle fazlasıyla batıya ve markaya özenti ve son derece bakımlılar. Yine de kendi renklerini sevmiyorlar. Bu yüzden siyahlıklarını değiştirebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Televizyonlarda ve dergilerde renk açıcı kremlerin olduğu reklamları çok sık görüyorsunuz. İlk başta tüm bunlar beni şaşırmıştı fakat Batı’da ki ve bizdeki bronzlaşma ve solaryum çılgınlığını düşününce bir anda tüm bunlar bana normal gelmeye başladı.

Koyu olmak hakikaten büyük bir sorun burada. Toplumda bile sana rengin daha koyu olduğu için değer vermiyorlar, eğer diğerlerinden daha açık bir rengin varsa hayatının kolaylaştığını söyleyebilirim. Bu hayatın her kesimine yansıyor. Erkekler daha açık renkli Hintlilerle evlenmeyi tercih ederken, kuyruklarda açık renklilere daha özel muamele yapılırken, iş görüşmelerinde özellikleri ve eğitimleri tıpatıp aynı iki adaydan daha açık renkli olanı tercih edilirken, TV ve sinemalarda da hiç rengi koyu olan artist veya aktörlere rastlayamıyorsunuz. Koyu olanlar ise ya üçüncü sınıf bir aktördür, ya da figürandır.

Buraya ilk taşındığımda rengimden dolayı bana yapılan star muamelesinden biraz da olsa etkilenmedim değil. Herkse size farklı bir muamele gösteriyor. Kendinizi çok özel hatta ünlü biri gibi hissediyorsunuz. Gittiğiniz her yerde sizi başta rahatsız eden hatta zaman zaman öfkelendiren bakışlar, gülüşmeler, birbirlerini dürtmeler bir müddet sonra size normal gelmeye başlıyor ve en önemlisi bunun aslında kültürlerinin bir parçası olarak kabul ettiğinizde ise sizi neden farklı gördüklerini hatta onları anlamaya başlıyorsunuz. Lakin burada ne kadar uzun yaşasanız ve hayatları ve gelenekleriyle ilgili her şeyi öğrenseniz ve onlar gibi kafa sallamaya ve konuşmaya başlasanız bile asla onlardan biri olamayacağınızı ve sizi hep farklı göreceklerini kabul etmeniz gerekiyor.

Çocuklar ise ayrı bir renk ve ayrı bir ışık. Giydikleri janjanlı, yanardönerli kıyafetler ise onlara apayrı bir güzellik ve zarafet katıyor. Hepsi de hani eve alıp götürmek ve bakmak isteyeceğiniz cinsten. Tanrı sanki buranın çocuklarına daha özel bir değnekle dokunmuş gibi.

Hepsinin gözleri minimum 50 yaşında size bakarlarken. Onlara baktıkça reenkarnasyonun varlığına inanasınız geliyor. O kadar derinler ki bazen kendinizden utanıyorsunuz hayatta neleri dert ettiğinizi, nelere kızdığınızı ve öfkelendiğinizi düşünürken. Bazen hayatın anlamını ya da anlamsızlığını sadece onların gözlerinin içine bakarak kavrıyorsunuz.  Tabi eğer sizinde ‘üçüncü gözünüz’ açıksa.

Bazen bazı bebek ve çocukların gözlerinde ve yanaklarında sürmeye benzer bir siyahlık görüyorsunuz. Bu onları daha sevimli ve ilginç bir hale getiriyor. Bunun amacı ise çocukları kötü ruhlardan, kötü karmadan korumak.

Gittiğim en ucra köylerde bile birbiriyle kavga eden çocuklara rastlamadığımı belirtmeliyim. Bizimkiler gibi ortalık yerde sinir krizine girmiyorlar. O kadar sakinler ki, bebekleri bile onları güldürmeye çalıştığınızda tepki bile göstermeden sizi izliyorlar. Sanki hepsi hayatın asıl anlamını bulmuşlar ve soracağınız tüm soruların cevaplarını biliyorlarmış gibi bakıyorlar size. Onlara komik bile gelmiyorsunuz.
Sizi gördüklerinde ya da fotoğraflarını çektiğinizde ya da ellerine bir şey (kalemlere bayılıyorlar) tutuşturduğunuzda o kadar heyecanlanıyorlar ve o kadar ağız dolusu gülüyorlar ve milyonlarca soru sorup sizin hakkındaki her şeyi o kadar büyük bir iştahla ve hevesle öğrenmeye çalışıyorlar ki (dilinizi bilmeseler bile), elinizde olmadan gerçek filozofların aslında onlar olduğunu düşünüyorsunuz.

Previous:

Sanırım Hindistan’ın En Sevdiğim Tarafı; İnsanları

Next:

Hindistan’ın Silikon Vadisi…

You may also like

Post a new comment