Bilge Fil

02 Ağustos of 2011 by

Chitwan, Nepal, 11 Ocak’07

Fillerin yanındayım. Bugün safari günü. Hepsi bir yerde durup rehberlerin son ayarlamaları yapmasını izliyor. Kocaman cüsselerine rağmen gözleri engin bir pamuk gibi; yumuşacık. Arada hortumlarını kenara doğru alıp bağırıyorlar. Bağırışı duyan diğerleri de cevap veriyor.

Eğer bir fil bağırırsa dünyanın neresinde olursa olsun diğer filler bu çağrıyı duyarmış. Ve fillerin kulaklarının, çok hassas olmaları nedeni ile insan kulağının duyamadığı çok düşük frekansları bile ayırt edebilen bir özelliğe sahip oldukları bilinir. Duygusallıkları ise duyuları ile duyguları harmanladıkları özel bir yerde tutuyor onları. Hintlilerin Mahabarata destanında onlara ‘bilge’ demeleri boşuna değil…

Aralarında yaşlı ve genç olanları da vardı. Aklıma çantamdaki muzlar geldi. Teker teker hepsine verdim. Hortumlarıyla alıp çevirerek yediler. Dokundum onlara. Üzerlerine insanların oturması için tahtadan düzenekler koymuşlar. Doğrusu ilk defa bir National Park’ta bulunuyorum. Böylesi büyük bir alanda serbest dolaştıklarını sanıyordum ama doğrusu öyle değilmiş. Aynı insanlar gibi çalışıyorlar. Gün içinde çalışmadıkları zaman da ayaklarından bir zincirle sabit bir yerde tutuluyorlar. Her birinin gözünde derin bir hüzün var!

Rehberin işaretiyle herkes toplandı, 5’er kişilik gruplara ayrıldık ve merdivenlerden tırmanarak fillerin üstüne çıktık. Doğrusu filin üstünde insan gerçekten de yerden epey bir yukarıda olduğunu hissediyor. Ve ardından cangıla doğru yürüyüş başladı…

Önce otların yoğunlukta olduğu yerlerden geçtik, sık ormana girdiğimizde anladım ne kadar ilginç olduğunu. Filler hızlanmış, önüne gelen ağaç dallarını hortumlarıyla kavrıyor, kırıyor ve yolu bu şekilde açarak ilerliyordu. Filin her hareketi yukarda bize ciddi sallanışlar şeklinde yansıyordu. Düzeneğin üzerinde emniyetteydik ama yine de düşecekmiş gibi de bir hisse kapılıyordu insan. O ara fark ettim; ağaçların dallarının arasından ilerlerken yapraklardan düşüp üzerime yapışan sülükleri…

Doğrusu görmesem fark etmeyecektim. Zira insan hiç anlamıyor, üzerinde bir sülük olduğunu. Yapıştığı yerde öylece kalıp kanı emiyor ve ardından düşüyormuş. Sülüklerin faydalı hayvanlar olduğunu, pis kanı emdiklerini ve eğer bir sülük kendiliğinden emmeyi bırakmazsa, onu koparıp almanın mümkün olmadığını biliyordum. Ancak bu sülükler henüz tam yapışmamış olduğundan onları almak kolay olmuştu…

Bir taraftan ağaç dallarının arasından amansızca geçerken her tarafımız çiziliyor, diğer yandan da sülükler yapışıyordu. Filler kendi isteğine göre gidiyor, öndeki rehberi bazen izlemeyi bırakabiliyorlardı. O zaman grup dağılıyor, rehber toparlamaya uğraşıyordu. Doğrusu çok keyifliydi. Fil üstünde ormana girmek, onun hareketlerini hissetmek ve ona bu denli yakın olmak anlatılmaz bir keyifti. Fillerin de keyif aldığı her hallerinden belliydi. Hele ki müşteri olmadığında ayaklarından bir zincirle bekletildikleri düşünülürse…

Doğrusu saatlerce böyle kalabilirdim ama safari bittiğinde nehir kenarında filler durduğunda inme zamanının geldiğini anlamıştım. Sıra fil ile banyo yapmaya gelmişti. Önce ne olduğunu anlayamadım ve izleyince hemen atıldım. Filin üzerine çıktım, oturdum ve birlikte nehre girdik. Önce hortuma suyu doldurdu ve ardından bana doğru püskürttü. Su öyle tazyikli gelmişti ki afalladım. Ardından bir daha, bir daha derken en sonunda suya düştüm. Daha önce nehirde timsah gördüğümü hatırlayınca da o an paniğe kapıldım ve hızlı kulaçlarla kıyıya yüzdüm…

Previous:

Ateş Dansı

Next:

Fil Hapishanesi

You may also like

Post a new comment