Bilinmeze Doğru

23 Şubat of 2011 by

20 Aralık 2008, Palmyra

Çadırın içindeyiz. Etrafı bir gaz lambası aydınlatıyor. Bir perde çadırı iki ayrı odaya bölmüş. Ortada bir soba ve sobanın etrafına oturmuş insanlar var. O insanlardan biri de benim…

Çayların ardından Nejud kahve yaptı. Biraz acı. İçtik. Biraz sonra yine çay yapıldı. Aralarında konuşulanları, Arapçanın kulağıma verdiği etkiyi dinliyorum. Halid’in her cümlesinin sonuna eklediği bir kelime dikkatimden kaçmıyor. Derken Nejud çocukları uyutmak üzere diğer bölmeye çekiliyor. İçimden bir ses gitme vaktinin geldiğini fısıldıyor.

Halid ve Nejud onlarla daha çok birlikte olma isteği uyandırınca bende, Hazım’a yarın akşam onlarla kalıp kalamayacağımı sormasını rica ettim. Halid içtenlikle kabul etti ve elini kalbinin üzerine koydu. İzin isteyip kalktık. Yarın akşam yiyecek bir şeyler getireceğimi ve yemek yapmamalarını tembihlemeyi de unutmadık. Vakit bir hayli geç olmuştu. Hazım’la birlikte antik şehrin içinden yürüdük.

Odadayım. Henüz uykum yok, biriken çamaşırları yıkadım. Kurusun diye de banyonun tavanından geçen bir borunun üstüne astım. Odayı şöyle bir toparlayıp haritayı açtım. Bu benim en çok sevdiğim anlardan biri. Önümde bir harita var; değişik yollar, bilmediğim yerler ve ben istediğim her yere gidebilir, bilmediğim yollardan görmediğim yerlere yol alabilirim. Bu öyle güzel ve değişik bir his ki kelimeler bunu anlatır mı emin değilim…

Palmyra’dan sonra Damascus’a -Şam- geçme niyetindeyim. İçimdeki ses ne zaman gitmemi isterse. Buradan ne zaman ayrılacağımı doğrusu bilmiyorum. Bu her an olabilir. Kendimi olabildiğince özgür bırakıyorum. İnsan bir yerde biraz uzun kalmaya başlayınca o yerin bir parçası olmaya başlıyor veya o yerdeki bir şeylere duygusal olarak bağlanmaya başlıyor. Bu doğamızda var. Bildiğim, hayal edebildiğim, öngörebildiklerimin ötesindeki çizgiye doğru gitme isteğim yolculuklarda bir yerlerde fazlaca kalmama da engel oluyor. En azından içimdeki dokuyla uyuşmuyor. O nedenle tam alışmaya başlarken çantamı toplamış buluyorum kendimi…

Bir bilinmezin içinde olmak. Bunu olabildiğince hissetmeye, hissettiklerimi de hazmetmeye çalışıyorum. Bazen ürküyorum, bazen korkuyorum, bazen neden evimde, rahat yatağımda değilim diyorum kendi kendime. İçimdeki ses ne diyor ki, neden çekip gitmek istiyor ki…

Çekip gitmek istiyor işte. Hep aynı şeylerin tekrarı öylesine yormuş ki beni, öylesine yormuşum ki kendimi; bir kuş gibi özgür ve hafif olmayı arıyor içimdeki belki de…

Aynaya bakıyorum. Bakışımı beğeniyorum. Korkularına meydan okuyan bir bakış bu. Bir sırt çantalı olarak, bir yerden bir yere giden biri olarak ve bilmediği yollardan bilmediği diyarlara giden biri olarak kendimi taçlandırdığım, içimdekini onurlandırdığım bir maceranın kıyısındayım. Ve ortasına doğru yol alıyorum…

Aklıma Nazım’ın güzel bir sözü daha geliyor; ‘Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum…’

Previous:

Cordoba Güncesi

Next:

İstanbul’dan – Paris’e

You may also like

Post a new comment