Bir Dilek Tut, İçinde Sinop Olsun

17 Eylül of 2011 by

Gülten Hanım ve Yusuf Bey, karavanlarıyla Karadeniz Bölgesi’nden başlayarak ülkemizin kıyı şeridini geziyorlardı. Akdeniz Bölgesi’ne geldiklerinde dostlarının tatil köyünde bir süreliğine mola vermişlerdi. Antalya’daki bu tatil köyünde dinlenmek, kat edilen binlerce kilometrenin yorgunluğunu kısa zamanda attırsa da, onlar bir aydan fazla kalmışlardı dostlarının yanında.

Her zamanki gibi o yaz da köye pek çok konuk gelip gidiyordu. Gülten Hanım bütün enerjisiyle oradaki işlere yardımcı olmaya çalışıyordu. Öyle ki, minik Mert ve ablası Mine’nin anne – babası ilk başta onu da tatil köyünün sahiplerinden sanmıştı. Yıllarını, öğretmen olarak çocukları gençleri yetiştirmeye adamış bu insanlar, emekliliklerinde de aynı özveriyle çevrelerine yararlı olmaya çalışıyorlardı.

Gülten Hanım’ın, Mert ve Mine’nin annesi Pınar Hanım ile tanışması ise şöyle olmuştu: Annesi Mert’e ‘Kırmızı balık’ şarkısını söylerken, Gülten Hanım tüm sevecenliğiyle şarkının devamını söyleyerek onların yanına gitmişti. Önce Mert’i biraz sevmiş, sonra ilköğretim altıncı sınıfa geçen Mine’yle ilgilenmişti. Pınar Hanım, sohbet sırasında eşinin mesleği sebebiyle zorunlu hizmete tabii olduklarını ve devlet kurası sonucu başka şehirde yaşamaları gerekeceğini anlatmıştı Gülten Hanım’a. O ise memleketleri Sinop’un çok güzel bir şehir olduğunu, imkân olursa orayı tercih etmelerini tavsiye etmişti göç hazırlığındaki bu aileye.

O ilk tanışmanın ve birbirine ısınmanın ardından, Gülten Hanım bütün tatil boyunca Mert ve Mine’ye torunlarıymış gibi sıcak davranmıştı. Öyle ki, daha bebek olan Mert’e göre taze yemekler yapıyor; yeni bir şehirde okula devam edecek olmanın kaygısını taşıyan Mine’ye fark ettirmeden rehberlik ediyordu. Onlar, gündüzleri birlikte yüzüyor, akşamları birlikte yemek yiyor, kısaca bir aile bütünlüğünde geçiriyorlardı tatili. Bu güzel anlar, her seferinde, “Kurada inşallah Sinop çıkar, yine birlikte oluruz” dilekleriyle tamamlanıyordu.

Ankara’ya dönüş vakti geldiğinde, sık sıkı tembih edilmişti Pınar Hanım ve eşi Hakan Bey. Kura sonuçlarını onlara hemen haber vereceklerdi. Gülten Hanım, hazırladığı yollukları çocuklara verip onları öptüğünde, hepsi çok yakın bir aile büyüğünden ayrılır gibi hissetmişti kendini.

‘Sayılı zaman çabuk geçer’ derler ya gerçekten öyle olmuştu. Günler sonra devlet hizmet kurasına katılmak üzere şehir merkezindeki bir kongre salonuna giden Pınar Hanım ve Hakan Bey, çekiliş başladığında yüzlerce isim arasından kendi isimlerini görmeye çalışıyorlardı. Fonda çalan Karadeniz şarkılarıyla ikisi de bir an heyecanlanmıştı, bu bir işaret olabilir mi diye. Kocaman ekranda Hakan Bey’in adını ve karşısında Sinop ismini görünce ise artık ne müziği duyuyorlardı, ne de “hadi hayırlı olsun” diyen diğer insanları. Salondan arabalarına gidene kadar sevinç içinde yakınlarına haber verdiler. Ama şüphesiz en ilginç görüşme Gülten Hanım ile olandı. Pınar Hanım: “Ah ablacığım, ne kadar içten dilemişsek Sinop’u çıkardık kurada” diyorken, Gülten Hanım şaşkınlıkla kahkaha atıyordu.

Yaklaşık bir ay gibi bir zaman sonra, yeni bir şehre ve yeni bir hayata doğru yola koyulma zamanı gelmişti. Henüz olup biteni anlamayan Mert dışında, hepsinin içinde tuhaf bir his vardı. Yıllarca yaşadıkları ve pek çok kez ayrılmaya niyet ettikleri şehirden, hiç görmedikleri bir şehre doğru yol alıyorlardı artık. Bu çok heyecan vericiydi. Her şey bir yana bu değişiklik çocuklar için çok iyi olacaktı. Betona doymuş bir şehirden, denizle çevrelenmiş, ormanla süslenmiş bir yerde yaşayacaklardı artık. Gerçekten de Ankara’dan sonra Çankırı geçilirken bozkırlar bitip ağaçlar kendini göstermeye, Kastamonu’yla birlikte ormanlar etrafı sarmaya başlamıştı.

Sinop’a vardıklarında hepsinin kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Hakan Bey, arabayı iyice yavaşlatmıştı. Her köşesini öğrenmek istercesine bakıyorlardı etrafa. Buraya gelene kadar Sinop haritasına defalarca bakmışlardı. Şimdi ise o coğrafyaya dâhil olmuşlardı. Sinop merkeze yaklaşırken görülen heykelde ‘Gölge etme başka ihsan istemem’ sözünün sahibi Diyojen, elinde feneri, yanında köpeğiyle belki dürüst adam arıyor, belki de buraya gelenlere yol gösteriyordu. Ama asıl yol göstericiliği aslında Gülten Hanım’la Yusuf Bey yapıyordu. Onların önerdiği ne varsa, Hakan Bey ona göre yön veriyordu ailesine.

Onlar, birçok insanın sadece Sinop Cezaevi’yle özdeşleştirdiği bu şehrin, aslında doğal güzelliklerle dolu bir cennet olduğunu kısa zamanda öğrendiler. En çok Hamsilos Koyu’nu sevmişlerdi.  Türkiye’deki tek fiyort burada bulunuyordu. Deniz yemyeşil ormanın içine doğru süzülüvermiş, görenlere adeta sürpriz yapıyordu. Çocuklar bu yemyeşil milli parkın içinde gönüllerince eğlenip,  fırından aldıkları üzümlü – cevizli sıcak nokulları yerlerdi. Bazen balıkçı amcalarının teknelerine binip koyda tur atar, bazen Sinop’un püfür püfür rüzgârında uçurtma uçururlardı. Fotoğraf çekmek için en güzel yerlerden biriyse, Türkiye’nin en kuzey noktası olan İnceburun’du. Oradaki deniz fenerine varana kadar, yolda durup durup böğürtlen toplarlardı. Çoğu kez böğürtlen yemekten kıpkırmızı çıkardı dudakları fotoğraflarda.

Onlar, Ankara’daki hızlı yaşamın aksine çok sakin bir hayata adım atmışlardı. Buradaki pek çok yere yürüyerek gidiyorlardı. Mine’nin okula gitmek için servise binmesine gerek yoktu mesela. Sinop halkı ya sahilin hemen yanındaki Barış Manço Parkı’nda ya da limandaki veya kalenin altındaki çay bahçelerinde zaman geçirirdi. Pınar Hanımlarla Gülten Hanımların buluşma noktası da bu çay bahçeleriydi. Akşamları gün batımını seyrederken en güzel sohbetler burada yapılırdı. Parkın hemen yanındaki Yelken Kulübü ise, Mine’nin ikinci adresi olmuştu.

Bir hafta sonu Gülten Hanımların karavanlarını park ettikleri Karakum’da denize girmek için sözleşmişti iki aile. Volkanik siyah kumlar yüzünden bu adı alan plaj, şehre beş dakika uzaklıkta olduğundan, herkes buraya akın ederdi. O gün plajdaki herkes aynı şeyden bahsediyordu. Sinop’un Gerze ilçesine yapılmak istenen termik santral yüzünden olaylar çıkmıştı. Kimse rüzgarı bol Sinop’a rüzgar santrali yerine termik santral kurulmak istenmesini anlayamıyordu. Herkes çaresizce konuşurken, Pınar Hanım çözümü bulmuştu: “Gülten Abla içinde Sinop olan bir dilek daha tutalım, belki gerçek olur.”

 

 

Previous:

Köye Dönüş

Next:

Bulutlara Merhaba

You may also like

Post a new comment