Bir Düşün Peşinde Yollarda

23 Haziran of 2017 by

Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu medeniyetlerin peşini Mezopotamya denilen medeniyetlere yaşam veren Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki bereketli vadi, şimdilerde unutulmaya yüz tutmuş herkesin uğramaya çekindiği yerler. Bu yolculuğa çıkacağımı söylediğimde, insanların yüzünde hem endişe, hem heyecan, hem de imrenme duyguları mevcuttu. Fotoğraf sevdasıyla gecenin bir yarısı düştük yollara. Zengin kültürümüzü tanımak ve fotoğraflamak için 30 kişi aynı hevesle doğu medeniyetimize doğru yol almaya başladık.

İlk durak olan Sivas’ta Selçuklu Meydanı’ndaki Selçuklu ve Beylikler dönemine ait muhteşem eserler, görkemli süslemeler, en güzel benim diyen binalar arasından geçip, Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı Sivas kongresi binasının müzeye dönüşmüş halini görmek, insanda değişik duygular uyandırıyor. O dönemi düşününce; imkânsız görülen bir savası kazanmak, insanların verdiği tarifi mümkün olmayan mücadele ve her şeyden önemlisi ise inanmak. Belki de her şeyin başı bir düşe inanmak zaten. Arkası bir şekilde geliyor.

Arkamızda Sivas’ı ve düşün gerçekleşmiş haline tanık olarak Divriği Cami ve Darüşşifası’nı görmek üzere yolumuza devam ediyoruz. Bu camiyi gördüğümüzde insan denilen canlı neler yapmaya kabir olduğunu, sanat ve sanatçıyı görmek istiyorsanız ilk bakmanız gereken yer diye düşünüyorum. O dönemde, o koşullarda, bu görkemli bina, bu işlemeler nasıl yapılabilir. Hayranlık içinde izliyorsun, her figürün vermek istediği derin anlamı görmeye çalışıyorsun, bırakılsa saatlerce binayı izlersiniz. Bazen öyle güzel yerlerle karşılaşırsınız ki fotoğraf çekmek yerine sadece izlersiniz işte burası öyle bir yer, fotoğraf çekmeye kıyamıyorsunuz. İstemeyerek de olsa Divriği gibi bir eseri arkamızda bırakıp rotamızı Erzincan’a çeviriyoruz.

Fırat Nehri eşliğinde yola devam ederken bir yüzümüz karanlığa dönük bir yüzümüz aydınlığa dönük gibi geliyor, Doğu hakkında söylenenler içimizi ürpertmişken Fırat Suyu boyunca kurulan medeniyetlerin gücü, görkemi Batı’da söylenenlerin ne kadar asılsız olduğunu gösteriyor bize. Şehirlerin görkemi, kültürel zenginlikler yanında bozulmamış doğa ve kuş sesleri eşliğinde yolumuza devam ediyoruz.

Kemah’a yakın noktada 22 Nisan 1996’da Acemoğlu Mevki’inde Fırat’a düşen şehitlerimizi yâd ediyoruz. Bu topraklar kana ne zaman doyacak, bu kadim topraklar ne zaman hak ettiği değeri kazanacak, diye düşünmeden edemiyoruz.

Kemaliye; eski adı üzerine türküler yakılan ‘Eğin’, bütün görkemiyle karşımızda duruyordu. Tarih boyunca hem Türklerden önce hem Türklerin döneminde özellikle de Cumhuriyet’in kuruluşu ve devamında verdiği katkılar ve değerli bilim ve sanat adamlarının görkemine yakışır şekilde karşımızda duruyor. Hemen yanında yer alan karanlık kanyonu hiç duymamışız ama dünyanın sekizinci zor parkuru kabul edilmiş, bu küçük Karasu üzerindeki eski şehir çoktan bilinmiş. Kanyon boyu gezerken dünyanın neresinde var böyle bir doğa demeden edemiyoruz. Hele Divriği’ne bağlanmak uğruna 80 yıl süren yol serüveni ve yola verilen emek ve destekçilere minnet için tünellere konulan isimleri anarak gidiyoruz. Hiç bilmediğimiz zenginlikler güzelliklere tanık olmak şaşırtıyor bizi.

Kemaliye’den yolumuzu Arapgir’e çeviriyoruz ve karşımıza Asım Amca çıkıyor. 60 yaşına rağmen çocuk heyecanı ile yaptığı çalışmaları ve topladığı eski eserleri kendince sergilediği evini gösteriyor bize, gözlerinde ise çocuksu bir sevinçle. O adamı görünce diyorsun ki buraların kültürü de insanı da doğası da kolay kolay bozulmaz.

Yenilenen Millet Hanı’nın son hali şaşırtıyor insanı yıllara meydan okuyan han, eski görkemi ve yaşamanın verdiği sevinç ile insanlara daha bir huzur veriyor ve diyorsun ki yedi yıldızlı otellere değişmem buranın verdiği huzuru. Doğu’ya doğru atılan her adım da başka duygular heyecanlar kaplıyor insanı. En çok da Büyük İskender geliyor insanın aklına. Büyük İskender barbar, medeniyetsiz denilen doğuya Atina’nın öcünü almak için çıktığında gördüğü binaların görkemi karşısında yaşadığı şaşkınlık ve hayranlığı anlatılır. Bu gördüklerinden sonra ise Helenistik denilen Doğu ve Batı kültürünün karışması bu kadim medeniyetin batıya da aktarılması için yapmak için gösterdiği cabalar ama ömrünün yetmemesi sonucunda barışın sağlanamaması ve hala sağlanamamış olması…

Arapgir’e geldiğimizde memleketine gelmiş olmanın mutluluğu ile Prof. Dr. Bahadır Külah, burayı bize anlatmaya başlıyor. Restore edilmiş eski caminin karşısında Arapgir’in eski sokaklarından birisine girdik, sokakta bisikleti ile oynayan çocuklar nostalji havasında bize bakıyordu. Sokağın başında Asım Bey bizi bekliyordu. Eski bir kapının açılması ile geniş bir avluda kendimizi bulduk, önce her şey sıradanmış gibiydi. Avlunun yanı başındaki merdivenlerden bir üst kata genişçe bir balkona çıktığımızda, her şeyin çok farklı olduğunu gördük. Duvarda eski kar patenleri çıkrıklar, lüks lambaları, zamana meydan okuyan haşmeti ile bize bakıyordu. Her şey ama gördüğümüz her şey en az yüz sene öncesine aitti.

Alt katta indiğimizde daha da çok şaşırdık, bu kez eski sandıklar, ev eşyaları, dokuma tezgâhları, eski çeyizler kap kaçaklar ve aklımıza gelebilecek her türlü ev eşyası vardı ve tek ortak özellikleri günümüzden çok eski zamanlara ait olmasıydı. Sanki eski zamanlara yolculuk yapmıştık. Bir sonra adım attığımız oda çok daha farklıydı, ilk gözümüze çarpan duvarda asılı eski fotoğraflar, İnönü’nün fötr şapkası ve eski bakkal defterleri cilt cilt. Belki de en eskisi Osmanlı Zamanı’nda basılan ilk paralardı. Çok kısa zamanda bizi eski zamanlara götürdü. Büyük bir zaman yolculuğu yapmış gibiydik. Bu güzelliklere birde Arapgir’in meşhur mor reyhan çayını içtik mi değme keyfimize.

Arapgir’den Elazığ’a doğru yolumuza devan ederken yol üzerinde Keban Barajı’nın inşası sonrası oluşan Cırcır Şelalesi’nde Fırat’ın coşkunluğunu fotoğraflıyoruz. Akşam doğunun belki de en temiz kentinde konaklıyoruz. Ertesi gün sabahın 5’inde günün ilk ışıklarını Harput’ta fotoğraflamak üzere doğru yola çıkıyoruz. Buradaki insanların da kültürleri korumak için yaptıkları müze evler ve eski evleri yaşatma çabaları çarpıyor gözümüze ve içimizi sevinçle kaplanıyor. İnsanlar kültürlerine sahip çıkıyor buna ne terör ne savaş engel oluyor.

Fırat boyunca ilerlerken değişen yapı malzemeleri ve binaların çeşitliliği gözümüze çarpıyor. Hele camilerin çeşitliliği, ulu camilerin varlığı ve hepsinin kendine özgü özellikleri ve insanı yanları ile mesela Harput Ulu Cami büyük yapılmış ama yazlık ve kışlık zamanının yapılmış olması insanların neler düşündüğü ve mimariye yansıttığını gösteriyor bize.

Fırat ne kadar geçit vermezse vermesin insanoğlu geçmenin bir yolunu bulduğunun en güzel kanıtı olan köprüleri görüyoruz. Bunlardan Kömürhan Köprüsü’nü geçip Malatya Pötürge üzerinde yolumuz devam ediyor.

Yol üzerinde anlatarak bitiremedikleri sırf bu anıt mezarı ve kutsal alanı görmek için kilometrelerce yol gelindiği Nemrut’a doğru devam ediyoruz. İçimizde bu görkemli yapıyı görecek olmanın heyecanı ile tümülüse vardığımızda bir türlü anlayamıyor, anlam veremiyoruz o zamanda bu teknoloji ile bu eserler nasıl yapılmış, nasıl taşınmış, nasıl bir inanç, nasıl bir emektir. Asıl mesele ise bir insanın sonsuz yaşam özlemi uğruna neler yaptığı, doğu ve batı medeniyetini en zirve yerde buluşturup yaklaşık 2100 senedir gücünü ve varlığını bütün ihtişamı ile gözler önüne seren ve bütün medeniyetleri ayağına getiren Kral Antiochos ve tanrıları yerinde ziyaret etmek daha doğrusu bizimde onların ayağına gitmemiz tıpkı kralların istediği gibi. Bu gezi için küçük minibüste iki saat boyunca engebeli ve zorlu bir yolculuk yapmak yani her şeyi göze alarak karlar içerisinde Nemrut’u fotoğraflamak bizim için çok özel bir deneyimdi. Tümülüsü arkamda bırakıp dönmeye çalışırken sert rüzgârlar sanki beni gerisin geri bakmamı ve bu görkemi tekrar fotoğraflamamı ve yazımda bunları belirtmemi istedi. Bu görkemli yapı insanı kendine çekmeden edemiyor.

Bu zorlu yolculuğun ardından Malatya’nın Battalgazi İlçesi’ne varıyoruz, yani eski Malatya’ya. Battalgazi 8. yüzyılda yaşamış büyük kahramanın doğduğu yer olması nedeni ile bu adı almış. Kültüre sahip çıkmak buralarda da devam ediyor. Elazığ ve Malatya’ya bakınca eski şehri ve yeni şehrin ayrı tutulması ve tarihi dokunun aynen korunması aslında Doğu’nun mu yoksa Batı’nın mı geri kaldığı konusunda tereddüde düşüyoruz. Bu alanda bulunan Selçuklu yapılarından biri ve en önemlisi olan Ulu Cami’yi rehberimiz Metin Yılmaz, engin ve derin bilgileri ile anlatıyor: “İran tipi ile ilk olması, cami içinde kullanılan turkuaz renkli ciniler, birçok anlamı ve kültürü beraberinde getiriyordu. Turkuaz rengi Süleyman mührü, Türk rengi ve Türklerin bütünlüğü aynı zamanda Şamanizm de yaban kazları ve turnalar ile taşınan gökyüzü turkuaz rengi ile özleştirilmektedir” şeklinde açıklıyor.

Metin Bey yol boyunca verdiği değerli bilgiler, yardımseverliği ve yüce insanlığı ile minnet duyguları uyandırıyor bizde. Bu yolculuktaki bütün yorgunluğuna rağmen aksamları zaman ayırıp bu yazı için emek verdiği ve hiçbir çıkar gözetmeden destek olduğu için teşekkür ediyoruz. Camiden sonraki durak Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı 4. Murat Zamanı’nda yapılan Osmanlı’ya ait ender eserlerden birisidir. Son dönemlerdekilerden en güzeli ve Selçuklulardan farklı olması aynı zamanda sade ve kullanışlı olması ama asıl dikkati çeken bu eserin korunmuş olması ve kültürümüzü yansıtan bir kültür merkezine bir müzeye dönüştürülmüş olmasıdır. Doğu kültürünün devamı olarak insanların eserlerine sahip çıkmaları ve yaşatmalarının burada verilen önem ve değeri gözler önüne seren başka bir yapıt.

Yol boyunca ilerlerken gördüğümüz gelincik tarlası ve çiçek dolu tarlalar, şehirden gelmiş beton yığınlarından başka bir şey görmemiş bizleri sevinçle tarlaya koştururken, oradakilerin anlam veremeyen bakışları ile karşılaşıyoruz. İnsanoğlu elindekinin kıymetini bilememesi ne kötü…

Fırat eşliğinde devam eden yolculuğumuzda yol vermeyen dağları ve yalçın kayalıkları arkamızda bırakarak yolumuza devam ediyoruz. Beş karış toprağa tarım yapılan yerden sonsuz düzlüklerin ovaların bulunduğu yere çeviriyoruz bu seferde yolumuzu, Urfa Harran Ovası’na varıyoruz.

Buralara can veren yaşam kaynağını oluşturan Atatürk Barajı üzerinden Urfa’ya Harran Ovası’na vardığımızda birden kültürün, kılık kıyafetin değiştiğini ama insanlığının devam ettiğini görüyoruz. Yol üstünde bizi gören ailenin hiç tanımadığı 30 kişiye çay ikram etme yüceliği içimizi sevinçle dolduruyor.

Peygamberler şehri Urfa’ya geldiğimizde Urfa Müzesi’ne görmeden gitmek istemiyor ve müzenin doğru yola çıkıyoruz.

Belki de Türkiye’nin en güzel en modern müzesini görmenin haklı gururu ile içeriye giriyor ve dünya tarihini tamamen değiştiren Göbeklitepe eserleri ile karşılaşıyoruz. Güneşin doğudan doğduğu sözünün ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Tarihler öncesine dayanan bu uygarlıklara yakışır şekilde dizayn edilmiş müzenin bu topraklara ne kadar yakıştığını anlayarak buradan uzaklaşıyoruz.

Harran Ovası’ndaki kalıntıları gördüğümüzde burada yaşayan kadim uygarlığın ne kadar büyük olduğu, daha o zamanlarda bile bu topraklarda üniversitelerin kurulduğu, ulu camilerin yerini aldığı büyük kent kalıntıları arasından geçerken yerli bir rehber şehrini anlatıyor. Kendince filmlerde görülen bir dünya olmadığını, buralarda medeniyetin olduğunu birçok şehirde olduğu gibi terörden uzak olduğunu gururla anlatıyor. Bize gerçek Urfa’yı açıklıyor, sonrasında kendilerince müzeye çevirdikleri evlerini gösteriyor. Ev halkı tarafından kiralanan yöresel kıyafetleri büyük bir sevinç ve gurur içerisinde giyiyoruz ve arkadaşlarımıza pozlar veriyoruz. Kendimizi oraların bir parçası gibi bin yılların verdiği kültürel zenginliğin bir parçası gibi hissediyoruz. Bu kültürü daha çok hissettiğimiz Hz. İbrahim’in doğduğu ve ateşe atıldığı rivayete göre ateşe atılan odunların balık olduğuna inanıldığı balıklı göl ve çevresindeki tarihi yapıların bulunduğu yere ulaşıyoruz. Orada Hz. İbrahim’in yaşam hikâyelerini dinledikten sonra düştüğüne inalınan mescit ve doğduğuna inalınan mağara ve mescidi ziyaret ediyoruz. Hıristiyanlar ve Müslümanlar için kutsal olan ve bütün dinlerin kabul ettiği kutsal zatın bulunduğu yerde bulunmak o havayı solumak bizleri yine yüzlerce yıl öncesine götürüyor.

İstemeyerek de olsa o görkemli kıyafetleri çıkartarak Fırat eşliğinde yolculuğumuza devam ediyoruz. Bir bölümü Birecik Barajı suları altında kalarak birçok yerin tersine, kültürümüze kazandırdığımız baraj gölü sonrası turizme açılan ve Avrupa’da Sakinşehir seçilen Halfeti’ye varıyoruz. Buradaki tarihi yapıları ve Mezopotamya’nın Anadolu’ya açılan kapısı olan Rumkale’yi de görerek Fırat üzerinde tekne turu ile Şavaşan (Belesor) Köyü’nün sular altında kalan caminin minaresinin selamını alarak Halfeti’ye geri dönüyoruz. Yöresel yemeklerin ardından Birecik’de bulunan nesli tükenecekken 1977’de kurulan üreme tesisleri ile yaşama döndürülen kelaynak kuşlarını ziyaret ettikten sonra, çok sevdiğimiz medeniyetlerin kaynağı birçok türküye konu olan birçok ovaya can veren Fırat’ı arkamızda bırakarak Gaziantep Şehri’ne doğru gidiyoruz. Burada eski bir dostu görmenin mutluluğu içinde muhteşem Zeugma Müzesi’ni ziyaret ediyoruz. Birçok Avrupa müzesinde göremeyeceğimiz eserleri modern sunum teknikleri ile sergilenmiş, herkesin mutlaka görmesi gereken bu müzeyi ve alçak gönüllü Müze Müdürü Emine Öztürk müzenin tarihi ve eserleri hakkında muazzam bilgileri anlatıyor. Bu bölge için verdiği 11 yıllık emek ve bilgi birikimi ile bir gelinciği andırıyor. Sanki zayıf, kırılgan görülen ama kolay kolay yerinden sökülemeyen toprağa dört elle sarılmış bir gelincik gibi karşımızda durup her bir taşında emeği olan müzeyi büyük bir gurur ile anlatıyor ve diyor ki; “Medeniyetlere ait büyük eserleri olan bu müzenin herkes tarafından görülmesi gerekiyor. Bölgenin hem flora hem faunası hem de kültürü hakkında çok kıymetli mozaikler barındıran bu müzeye Hem yerli hem yabancı ziyaretçileri ağırlamaktan büyük gurur duyarız.”

Bir sonraki durağımız antik dünyanın en önemli heykel atölyesi olan İslâhiye İlçesi’ndeki Yesemek oluyor. Anadolu insanının yüceliği burada da devam ediyor. Geç saat olmasına rağmen müzeyi açık tutan Ali Amca alana verdiği emeğin hakkını vererek bir kazı başkanı edası ile alan ve eserler hakkında detaylı bilgi veriyor. Geç saatte biten Yesemek gezimizin ardından yolumuzu birçok medeniyetin beşiği olan Hatay’a çeviriyoruz. Eski ‘Defne’ şimdiki ‘Harbiye’ye’ isimli yerdeki otelimize ulaşıyoruz.

Fırat’ı arkamızda bırakmanın burukluğu içinde yolculuğumuza Hatay’dan devam ediyoruz. Artık kültürün değiştiğini, şehir içindeki binalar ve yapılar ile fark ediyoruz. Tarihi yapılar içinde gezerken burada ne medeniyetlerin kardeşçe yaşamış olması şaşırtıyor bizi. Cami ve arkasından halen aktif olan kiliseyi geziyoruz. Uhrevi hava içimizi huzurla dolduruyor. Yemekleri ile meşhur olan Hatay’da tıka basa doyduktan sonra Hatay Müzesi’ne gidiyoruz daha müzeye girmeden girişin verdiği geniş mekân algısı ve dışındaki yeniden yapılmış sanatsal havada ki su değirmeni karşılıyor bizi. Müzenin tasarımı ve eserlerin zenginliği ile gezmeye doyamıyoruz. Burada kafamızı karıştıran konu ise Doğu mu geri yoksa Batı mı sorusu oluyor. Doğu medeniyetine bu kadar sahip çıkıp muhteşem eserler verip, kültürel zenginliği sessizce korurken batıda bu kadar çalışmanın olmaması ya da bizim görmememiz hüsrana uğratıyor.

Müze ve şehir gezisinin ardından Adana’ya varıyoruz. Sabancı Camii halen kullanılan Eski Köprü şehrin görkemini daha arttırıyor. Şehir içinde gezerken bir grup öğrenci önümden geçiyor. Çocukların sevinci görülmeye değer “Aaa ben buraları görmedim” diyor koşarak Seyhan Nehri’ne bakıyor. Nehri gördüğündeki hüsran ve şaşkınlığı ise insanların sonradan değiştiğini ve saflıklarını kaybettiğini gösteriyor. Çocuk nehri gördüğünde “Aaa denize çöp atmışlar” diyor. Arkamda bu sevinçleri bırakarak otobüsüme gidiyorum. Yolculuğu bitirmek üzere terminale doğru yol alırken. Fotoğrafçı grup Mersin ve Konya’ya doğru geziye devam ediyor. Fotoğraf sanatçısı Muammer Zeki Güven ve ekibini bırakmak üzüyor beni ama büyük şehir ve kargaşası beni bekliyor. Gezi boyunca birlik ve beraberliğin eksik olmadığı, birbirine saygılı ve sevgi dolu insanlar ile yapılan gezinin verdiği huzur ve 30 yıllık fotoğraf bilgi birikimini aktarmak için canla başla çalışan, yeri geldiğinden bizden daha çok fotoğraf çekip, daha çok koşturan Zeki Hocamız ve bilgi birikimi ve yardımseverliğini bizden esirgemeyen rehberimiz Metin Yılmaz’dan ayrılarak şehrin keşmekeşliğine doğru yola çıkıyorum.

Metin ve fotoğraflar: Nergiz Belen

Previous:

Küre Hızlı Kızak Yarışları

You may also like

  • 10 Nis

    Magnificent Mile, Chicago

    Gezi

    Zaman zaman The Mag Mile olarak anılan The Magnificent Mile, Michigan Avenue’nun en prestijli bölümünün ...

  • 18 Haz

    Tutkuma Yenildim… Ve Kapadokya…

    Gezi

    Bir tutkudur gezmek. Bazen bir merak, bazen bir söz tetikler insanı ve gidersin… Bu sefer ...

  • 14 Mar

    Göynük’te Kar Molası

    Gezi

    Uzun zamandır beklediğimiz kar yağışının ardından, tarihi beldelerimizin kar görünümlü eşsiz manzaralarını belgeleyebilmek için yola ...

  • 26 Kas

    Gölcük Krater Gölü

    Gezi

    Sonbahar olup ta yapraklar, doğanın neşeli haykırışı yeşilden; huysuz bir ihtiyarın kırışmış yüzünü andıran çizgilerine ...

Post a new comment