Bir Evde Birkaç Dünya

22 Eylül of 2011 by

21 Şubat 2007, Tebriz, Azerbaycan, İran

Gece bir ara kalktım, ev halkının bir kısmı uykuda, bir kısmı uyanıktı. Selamlaştık. Semaver, içilmeye hazır vaziyette ocakta ağır ağır kaynamayı sürdürüyordu. Burası, sanki herkesin ayrı ayrı rahat ettiği bir yerdi ve kimsenin diğerini rahatsız ettiği gibi bir durum da yoktu. Ev, hem gece hem gündüz yaşıyordu…

Bana ayrılan odanın camları çok büyüktü. Bahçenin üstünü kar örtmüştü. Uzandığım yerden dışarıyı görebiliyordum. Kuşlar yere bir konuyor, bir uçuyorlardı. Kalktım, dışarıya baktım, bembeyaz örtünün üzerinde duran ayak izlerini gördüm ardından; kuşların ayak izlerini…

Dışarıdan sesler geliyordu. Salona geçtim. Sobanın sıcaklığı her yanı sarmıştı. Süheyla mutfakta kahvaltı hazırlamakla meşguldü. Yardım etmeme izin vermedi. Ben de Abdi Bey Amca’nın yanına gittim. Masood, her zamanki sessizliğini gülümsemesiyle harmanlamış vaziyette kasadaydı. Okuldan uğrayan çocukların aldıklarıyla ilgileniyor, para alışverişini yapıyordu. Abdi Bey Amca’nın uzattığı iskemleye oturdum. Ve onları izlemeye koyuldum.

Masood’u daha önce odasında ziyaret etmiştim. Orada, aileden kopuk yaşadığı zamanları, saatlerce odasından dışarı çıkmadan kendi ile baş başa kaldığını, meditasyonlarını ve farkındalıklarını biliyordum. Ona bir de buradan baktım. Burada başka bir Masood vardı. Başka bir dünya…

Her ikisinde de birini diğerine karıştırmadan kalabildiğini düşündüm. Her durumun kendine özgü yapıları vardı. Ve bu yapıların birbirlerine benzemediklerini ama birbirini desteklediklerini fark ettim. Masood, babasına yardım ederken, içine doğduğu dünyayı kendi dünyasıyla karşılaştırma ve birbirine karıştırmama farkındalığına sahip olmayı öğrenmişti ve kendi dünyasında bana söylediklerini, benimle paylaştıklarını belki de ailesiyle bile konuşmamıştı. Konuşmaya da gerek yoktu. Herkes kendi dünyasını yaşıyordu!

Hep birlikte içeriye geçtik. Kahvaltı yaparken kendi içimde düşünen tarafım, kahvaltı sırasında dış dünya ile iletişimde olan tarafımın farkındaydı. Diğerleri de benim gibiydi. Kendi iç dünyamızla paralel davranarak, aynı cümlelerle konuşarak, aynı tavırları takınarak yaşamanın muazzam derecede önemi vardı. İnsanın içinin ve dışının aynı olmasının ve bunu öğrenmenin okuluydu dünya. Bir okuldu. Burada, salt hayatta kalmak için bulunmuyorduk. Her birimizin yaşama nedeni, yaşam amacı ve görevi vardı. En büyük sorumluluk insanın kendine olan sorumluluğu; bu görevi bulmaktı…

Her birimiz kendini dışarıya yansıtırken dilimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı kullanıyorduk. Esas amaç bunu doğru kullanmaktı. Bugüne dek kendimi içinde olduğum gibi ifade edemediğim koşulların, iletişimler ve yaşam şekillerinin içinde uzun kaldığım zamanların ne kadar da ölü olduğunu düşündüm. Dışarıdaki dünyayı örnek almanın ne kadar sağlıksız olduğunu, dışarıya değil, içeriye bakmanın önemini, hayati anlamını görebiliyordum. Belli ki boşu boşuna anlam aradığımız yaşamların içinde bir anlam yoktu. O anlamı bulmaya çalışmaksa nafileydi. Bu yüzden hissetmediğimiz, tıkandığımız durumların içinde yeterince kalmak, zamanı geldiğinde de çekip gitmek en iyisiydi. Fazla kalmak tükenmek demekti…

Masood ile karşılaşmam, öylesine bir karşılaşma değildi. Yolculuğum üzerinde bana fener olan özel insanlardan biriydi. Ona baktığımda bana hissettirdiklerine bakıyordum. Onunla konuştuğumda kendi hissedişlerimle karşılaşıyordum. O, neden burada olduğumun, yaşamımdaki kırılma noktasından sonra her şeyi bırakıp yollara düşme, gitme isteğimin sebebinin kaynağını işaret edenlerden biri gibiydi. Onun yaşamı ve üzerimdeki etkisi, düşündüğüm ve inandığım şeylerin altını çiziyordu.

Hiçbir şey boşuna değildi. Aslında her şey onu taşıdığın yere seni götüren bir taşıt gibiydi…

 

Previous:

Konuk Olmanın Ötesi

Next:

Müzedeki Adam

You may also like

Post a new comment