Bir Güvercin Kanadıydı Yüzüm

06 Temmuz of 2011 by

Kathmandu, 17 Aralık’06

Hayallerimin sisli dünyasında hep var olan, ismini düşündüğüm ya da telaffuz ettiğim anda pozitif bir enerjiyle dolduğum bir şehirde olmanın derin hazzı içindeyim…

Delhi’den aldığım kırmızı şalvarım ayağımda. Üstümde de Pokhara’dan aldığım çizgili kazak var. Dharamsala’dan aldığım ve görür görmez çok sevdiğim, rahiplerin kullandığı bordo şal ve bordo bez çanta da yanımda. Buraların rengini, kokusunu üstümde taşıyorum. Esasında kıyafetlerin doğası insan doğasını etkiler. Her şeyle aramızda olan bu etkileşim, kıyafetin rengi, kumaşı, dokunuşu ve tarzı ile de vardır. Hal böyle olunca yollarda olmanın verdiği his, ne giydiğime de uzanıyor ve psikolojimi etkiliyor. Seyahat kokuyorum. Üstüm, başım ve duygularım hep beraber…

Yola çıkmazdan önce giydiğim resmi kokan, ciddi duran pek çok şeyi, ihtiyacı olan insanlara verdim. Kılık kıyafet anlayışım her zaman içinde rahat edeceğim türden olsa da onlara artık veda etmenin zamanı geldiğini hissetmiştim. Hayatımı değiştirirken onlar da bu değişimden nasibini almışlardı…

Yoldayım. Eski saray meydanı, tapınaklar, pagodalar*, eski tarih kokan dar sokaklar beni bekliyor. Heyecanlıyım. Olabildiğince her şeyi sindire sindire uzun uzun yürüyorum. Arada yanlışlıkla ana trafiğin yoğun olduğu caddelerde bulursam kendimi, hemen yönümü değiştirip dar sokaklardan birine dalıyorum. Derken, içimden buralarda bir rahip görebilir miyim acaba diye geçirdiğim bir an sonrasında, bir başka dar sokaktan aniden karşıma bir rahip çıkıverdi. Üzerinde sarının değişik koyu tonunda bir kıyafet taşıyordu ve bu ani yakın karşılaşma sonrasında da selamlaştık. Derken konuşmaya başladık. Ona Durbar Meydanı’nı sordum ve bana tarif etti. Ancak ters istikamete devam edeceğini söyleyince yönümü değiştirip onunla yürüme isteğime uydum. Ve birlikte yürümeye başladık. Esasında bu ilginçti. Dharamsala’da manastırda kaldığım günlerde rahiplerin genellikle çok konuşan insanlar olmadığı gözümden kaçmamıştı. Böylesi bir karşılaşmada bu rahibin gösterdiği yakınlık bana hem ilginç hem de sıcak gelmişti.

Tanıştık. Adı Anan’dı. Taylandlı bir rahip olduğunu, Hindistan’da Bodygaya’da bir manastırda yaşadığını, uzun seyahatlere çıktığını öğrendim. Bir süre beraber yürüdük. Birlikte Tayland Manastırı’na gittik. İçine girdik. Girişte yerlere kadar eğilerek Dalai Lama’yı selamlayışını izledim. Birkaç fotoğrafını çektim ve Bodygaya’ya gelirsem mutlaka uğrayacağımı yineleyerek ayrıldık. O yoluna gitti, ben kendi yoluma…

Daha sonra Durbar Meydanı’na doğru yürümeye devam ettim. Yürüdüğüm dar sokak beni bir meydana çıkardığında kenardaki bilet gişesinden bilet almam gerektiğini anlamıştım. O kısmı da halledip meydana girince gözlerime inanamadım. Gerçekten de mimari detayları muhteşemdi. Görkem, güzellik, detay, hayvansal figürler, pagodalar, tapınakların üstünde ve her yerinden ince bir zevk ve zamansız bir güzellikle göz kamaştırıyorlardı. Yapıların eskiliği ve günümüze kadar aynı görkemde gelebilmiş olması öyle bakmakla yetinilemeyecek türdendi. Uzun uzun inceledim. Gelip geçen insanları izledim. Eski zamanlardan fırlayıp çıkmış gibi duran bu resme uzaktan baktım, bu zamanın içinden. Garipti.

Çatılar çok güzel. Birbirlerinin üzerine kat kat konumlandırılmış. Kahverengi tapınaklara doğrusu çok yakışmış. Pagodalar; geniş bir temel üzerinden gitgide darlaşan yapılar. Ortalarındaki direk yeryüzünü gökyüzüne bağlayan ekseni sembolize ediyor. Anladığıma göre kat sayıları değişiyor. Ve katlar birbirinden farklı büyüklükteler. Üzerlerinde çepeçevre yapılmış saçaklar var. Ve bu saçaklar da gök katlarını sembolize ediyor. Yapılar hem yuvarlak hem de dikdörtgen…

Bir tapınağın girişinde duran iki büyük fil heykeli dikkatimi çekti. Aralarından bir merdivenle kapıya çıkılıyordu. Merdivenin üst kısmında oturmuş bir yaşlı bir adam boş gözlerle etrafına bakınıyordu. Derken biraz daha adımlayınca onları gördüm; birbirinden güzel güvercinler ve aralarında duran birkaç inek. Güvercinlerin kâh uçuşup kâh yere konup kâh önlerine atılan yemleri yiyişleri burada bunca tapınağın içine yine yakışmıştı. Oturup uzun uzun onları izledim. Aralarına girdim. Yanımda, önümde ve arkamdaydılar. Ben de onların arasında. İnsanı sevince boğan bir manzara bu. Daha sonra Nepalli olduğunu anladığım sırtında sepet taşıyan bir kadınla aynı kareye girdik.

Kadını orda güvercinlerin içinde görmek o tapınakların önünde o anda kendi içime dönmeme neden oldu. İşte Kathmandu’daydım ve şu an içinde bulunduğum sahne benim yolculuğuma damgasını vuran sahnelerden biriydi.

Ve o fotoğraf. O anı sonsuzlaştıracak bir açı. Beni çeken adam deklanşöre öyle bir anda basmış ki yüzümün tam önüne kanatlarını açan bir güvercin konuvermiş…

O gün oradan ayrılamadım. Gün ışığında, günbatımında ve hava karardığında yıldızlar doğduğunda yine ordaydım. Sabah erkenden gündoğumuna tekrar burada olacağıma dair söz verdim kendime…

*Pagoda: Çin, Japon, Hint kültüründe Budistlerin ritüel, dua ve ibadetlerini sergiledikleri yapılar…

Previous:

Kathmandu

Next:

Benim Hikâyem

You may also like

Post a new comment