Bir Mantar Uğruna…

18 Mayıs of 2011 by

Yine bir Mayıs günü… Yine üç kafadar… Yine sabahın erken bir saati… Yine ışkın ve mantar toplamaya… Yine dağların zirvesi… Ve yine istikamet Sarsı Köyü…

Yeğenim Alpay ve kılavuzumuz Kazım ile birlikte silahsız üç silahşor Gündüzbey üzerinden Pınarbaşı, Kozluk ve Sarsı istikametine doğru sabahın erken saatinde yola koyulduk.

Bundan tam 2 yıl önce yine aynı ekiple Karlık Dağları’na unutulmaz bir doğa gezisi yapmış, memleketimizin doğa harikası güzel köylerinde ışkın ve şifalı otlar toplamıştık. Hala o gezinin tadı damağımızda, topladığımız ışkınlar gözümüzün önündeydi sanki…

Mantar avcıları!

Fakat bu sefer tek farkla ki, hedefimizde ışkın değil sadece ve sadece yöresel tabirle ‘Göbelek’ dediğimiz mantar vardı.

Protein ve besin değeri açısından ete alternatif olarak gösterilen ve son yılların göz gıdalarından biri olan mantar…

Bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklara karşı direnci artıran, göze ve vücuda kuvvet veren, bedensel ve zihinsel gelişimi destekleyen, öğrenme yeteneğini artıran, yorgunluğu gideren, bol miktarda demir minerali içeren kansızlığa iyi gelen, kandaki kolesterol oranını düşürerek kalp ve damar hastalıları ile kalp krizine karşı koruyucu etki gösteren mantar…

Gündüzbey ile Çelikhan arasında yer alan yüksek zirveler ve rüyalarımızı süsleyen mantarlar bizi bekliyordu.

Biz geliyorduk… Mantar avcıları!

İlk molamız Bürücek Yaylası’nda…

Pınarbaşı, Gündüzbey Kaptaj tesislerinin hemen yanından sola kıvrılıp, Yukarı Kozluk yoluna saptık. Sabah kahvaltısı ve öğlen yemeği için sırt çantamızda yeterince nevalemiz vardı.

Civar köyleri ve yerleşim birimlerinin uzun yıllardır çadır kurup yaz ayları boyunca hayvanlarını otlattıkları meşhur Bürücek Yaylası’nda mola verip kahvaltı yapacaktık. Doğayla baş başa, kuş sesleri arasında, tertemiz havası ve bol oksijenli bir ortamda çay demleyip kahvaltı yapıp yola devam ettik.

Sarsı Köyü’ne ulaştığımızda eski dost Remzi Kılıç’ı aradı gözlerimiz… Küçük oğlu Mustafa, babasının karşı dağda hayvanları otlattığını söyledi. Artık orada Mustafa ile birlikte mini bir oturum gerçekleştirip hangi yöne gideceğimize karar verecektik. Nereye gidebilirdik? Mantar en çok hangi dağda yetişirdi? Mustafa bizi yönlendirecekti… Ve sonunda karar verdik: Mahmutlar mezrası yönünde Hamza dağlarına doğru gidecektik. Nitekim Remzi Kılıç da o yönde bulunduğu için O’nu da görebilecektik.

Yaklaşık 2 kilometrelik bir yolculuktan sonra Remzi Kılıç’ı dağların yamacında koyunları ve keçileri otlatırken bulduk. Ayaküstü biraz sohbet edip hasret giderdikten sonra yola devam ettik. En sonunda Mahmutlar Mezrası’na geldik. Artık orada yol bitmişti. Aracı park edip, sırt çantalarımızı yüklenip dere boyunca yürümeye başladık.

Hamza Dağı’na tırmanış

Hava güneşliydi ama yine de güven olmazdı. Dikkatli olmak zorundaydık. Hedef Hamza dağıydı. Üç koldan dağa doğru tırmanmaya başladık. Hayatımda ilk defa mantar toplamaya çıkmanın verdiği heyecanla zirveye doğru tırmanmaya başladım. Aslında mantar toplamak bahaneydi, benimkisi biraz da macera peşinde koşmaktı. Nefes almadan hızla zirveye doğru tırmanmaya başladım. Tırmandıkça Beydağlarının bir silsilesi olan Hamza Dağı’nın muhteşem güzelliği karşısında adeta kendimden geçiyordum. Her türlü şifalı bitkiler, birbirinden güzel çiçekler, dağların gökyüzü ile temas eden ihtişamlı zirvelerini süslüyordu. Rengârenk laleler, papatyalar ve adını bilmediğim hayatımda ilk defa gördüğüm çiçekler insan ayağı değmemiş dağları tam bir tablo haline dönüştürüyordu.

Gaipten bir ses beni çağırıyordu

Sarp ve keskin yamaçtan tırmanırken ekiple arayı ne kadar açtığımın farkında bile değildim. Daha yukarılara, daha zirveye, en uç noktaya çıkmak istiyordum.

Zirveler beni mıknatıs gibi çekiyordu.  Adını bilmediğim, tarif edemeyeceğim efsunlu güçler beni çağırıyordu.  Gaipten bir ses sanki bana sesleniyordu. Yerden ne kadar uzaklaşırsam, görüş açım o kadar genişliyor, zirveye ne kadar yaklaşırsam kendimi o kadar özgür hissediyordum.

Nihayet Hamza Dağı’nın zirvesine vardım. Bir kayanın üzerine oturup etrafı seyre başladım. Yorgun düşmüş, nefes nefese kalmıştım. Başım göğe değiyordu artık. Temiz ve bol oksijenli havayı içime çekiyor, şifalı bitki ve çiçekleri, dört bir yanımdaki dağları seyre dalıyordum.

Benim yerim burasıydı. Huzuru ve mutluluğu burada buluyor, hırçın dalgalar misali köpüren ruhum burada saadeti teneffüs ediyordu. Şehrin üzerime sinmiş kiri ve pası temizleniyor, maddi ve manevi arınma, bir nevi terapi oluyordum.

Tabiat ananın kucağında, kuşların sesi bana ninni gibi geliyordu. Bir çam ağacının dibinden pır diye kalkan keklik sürüleri, tabana kuvvet kaçan bir tavşan, o ağaçtan bu ağaca uçup duran kuşlar ıssız ve sessiz dağ hayatının en güzel bestelerini yapıyorlardı.

Hamza Dağı’nda kayboldum

Kayanın üzerinde ne kadar oturduğumu hatırlayamıyorum. Doktor tabiatın muayenesinde geçen terapi süresini bilemiyordum. Birden kendime geldim. Ağzımın kuruduğumu, biraz acıktığımı hissettim. Hemen yanı başımda bir kar kümesini fark ettim. Üzerini temizledikten sonra bir avuç karla susuzluğumu giderdim, şifalı otların tadına bakıp açlığımı giderdim. Zehirli ve zararlı olabileceği aklıma gelmemişti, fakat olsun, dağların zehri şehrin balından daha tatlıydı bana göre…

Öleceksem dağların zehirli otları ve karıyla öleydim.

Fakat şimdi bir sorun vardı. Yol arkadaşlarımla bağlantıyı koparmıştım.

Kaybetmiştim.

Şimdi aşağı inme zamanı gelmişti.

Acaba arkadaşlarım neredeydi? Ne kadar uzaklaşmış ve onlar hangi yöne gitmişlerdi?

Onların derdi mantardı. Onlar ne kadar mantar bulur ve şifalı ot yaparlarsa o kadar mutlu olacaklardı. Beni merak edip etmediklerini de bilmiyordum.

Zirveden aşağı doğru inmeye başladım. Bir yandan da “Kazıııııııııııııııııııım! Alpaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaay!” diye bağırıyordum. Sesim karşı dağlardan yankılanıp geri geliyordu.

Korktuğum başıma gelmişti. Hiç biri sesime cevap vermiyordu. Kaybolmuştum işte. Nerede olduğumu bilmiyordum ve yönümü kaybetmiştim. Hava da yavaş yavaş kararıyor, yağmur yüklü kara bulutlar karşı ufuklarda belirmeye başlıyordu. Yağmur gelecekti, belliydi…

Hüngür hürgür ağladım!!!

Dağ ve zirve tutkusu başıma iş açmıştı.

Bir yandan arkadaşlarıma sesleniyor, bir yandan da çılgınlar gibi aşağı, dere tarafına doğru iniyordum. Artık mantar da şifalı otlar da umurumda değildi.

Burada kaybolursam, yağmurların altında kalırsam, hasta olursam ne yapacaktım? Anneme ben ne diyecektim?

Yok, hayır, hiç kimsecikler yok. Etrafta insan suretinde kimseyi göremiyordum.

Bir kayanın üzerine oturup hüngür hüngür ağladım! Evet ağladım! Neden, erkekler ağlamaz mı? Nasılsa kimsecikler yanımda yoktu. Kim duyuyor biliyordu benim ağladığımı? Kuşlar gelip size mi söyleyecekti? Keklikler gelip size haber mi verecekti?

Ağladığımı söyleyeyim ki ‘düşmanlarım’ sevinsin mi?

Keklik bana yol gösterdi!

Artık umudumu kaybetmiştim. Kimden yardım alabilirdim ki? Nereye gideceğimi bilmez bir şekilde kara kara düşünürken bir keklik yanıma yaklaştı. “Keklik kardeş arkadaşlarımı kaybettim, gördün mü?” Diye sordum.

Keklik, “Ağlama kardeş, ben seni arkadaşlarına götürürüm” dedi ve bana yol gösterdi! Arkadaşım kekliğin peşine düştüm, yaklaşık yarım saat sonra dereye yakın bir yerde bir karartı gördüm. Sanırım bu yeğenim Alpay’dı. Avazım çıktığı kadar bağırdım: “Alpaaaaaaaaaaaaaaaaaay!”

Kurtulmuştum!

Teşekkürler keklik kardeş! Allah razı olsun.

Alpay çok kızgındı: “Dayı nerelere kaybolduk, seni çok merak ettik, neden bizden ayrıldın?”

Sadece bir mantar

Kazım ise başıma gelenlerden habersiz habire şifalı ot topluyordu.

Baktım, Alpay’ın elinde kocaman bir mantar!

Çok şükür bir tane mantar bulmuşlardı. Bu kadar yorulmamıza, gezmemize değmişti. Koca dağlarda bula bula sadece bir tane mantar bulmuşlardı.

Bizden önce yüzlerce insan gelip bu dağlarda mantar aramış, hepsini söküp götürmüşlerdi, bize de hiç bırakmamışlardı.

Ne olacak, vicdansızlar!

İnsan geride kalanlara, kendilerinden sonra geleceklere bir tane mantar bırakmaz mıydı? Geriye kalan gücümüzü de beddua ederek harcadık.

Mağaraya sığındık

Güneş çoktan kaybolmuş, gök gürlemeye başlamıştı. Birazdan yağmur bastıracaktı. Sığınacak bir yer bulmamız lazımdı. Gözümüze yukarılarda bir mağara ilişti. Hemen Alpay ile birlikte mağaraya doğru çıktık ve kendimizi emniyet altına aldık. Ancak Kazım gelen yağmura aldırmadan torbalarını şifalı otlarla doldurmaya devam ediyordu.

Vakit öğleni geçmiş acıkmıştık. Yağmur dindikten sonra tekrar dere kenarına inip öğlen yemeğimizi yedik.

Düştüm, yine düştüm!

Öğleden sonra biraz daha ileriye gidip sonra geri dönüş yolculuğu başlayacaktı. Yağmur zemini çamur yapmış, kayaları kaygan hale getirmişti. Ayaklarımızda derman da kalmadığı için daha dikkatli olmak zorundaydık.

Artık benim de yavaş yavaş düşme vaktim gelmişti. Bundan tam iki yıl önce Karlık Dağları’nda ışkın toplamaya geldiğimizde dönüş yolunda düşmüş sol kolum kan revan içinde kalmıştı.

Düşeceğim akılama geliyordu. İçimden bir his bu kayalardan birinden aşağı yuvarlanacağımı söylüyordu. Aradan çok zaman geçmedi, aklıma gelen başıma geldi. Yine sarp bir kayanın üzerinden inerken sağ ayağımı muallâkta olan bir taşın üzerine attım, asayla da yerden güç alıp aşağı atladım, ancak o anda üzerime bastığım taş kayınca hâkimiyeti kaybettim. Acılar içerisinde bağırdım: “Alpay çak koş, düştüm!”

Bana milletvekili adayları mı beddua etti?

Sol kolum ve elimi karnıma tutup öylece kaldım.

Bakamıyordum.

Yaranın büyük olmasından endişe ediyordum. Vücudum sıcak olduğu için acıyı bire bir hissedemiyordum.

Bana nazar değmişti!

Kim bilir belki de milletvekili adaylarının bedduaları tutmuştu. Bana eğer kim beddua ettiyse inşallah o aday da milletvekili seçilemesin! Allah’tan tek isteğim budur. Mazbatasını alamasın inşallah!

Yok, eğer seçilirse, nasılsa 4 yıl boyunca sadece yemin için çıkacağı Meclis kürsüsünden düşe inşallah! Bütün Türkiye’ye rezil ola!

Dönüş başladı

Moralim çok bozulmuştu. Düşüp elimi yaralamıştım, yağmur iyice bastırmıştı ve en kötüsü sadece bir tane mantar bulmuştuk.

Neyse buna da şükür!

Alpay, bulduğu mantarı gözü gibi sakınıyordu. Alpay’dan mantarla birlikte bir resim çektirmek için izin istedim. Zar zor izni alıp şöyle yakışıklı bir poz verdim! Bunu da yayınlayıp herkese hava atacaktım. Kim bilecekti mantarı kimin bulduğunu?

Artık geri dönüş başlamıştı. Dereyi geçip ters taraftaki karşı dağların yamacında yürümeye başladık. Mantar araya araya aracı park ettiğimiz Mahmutlar Mezrası’na döndük.

Ancak yarı yolda şiddetli bir yağmur bastırdı.

Sığınacak ne bir mağara ne de bir ağaç altı bulabildik. Artık olan olmuştu. Yorgun, bitkin ve sırılsıklam bir şekilde kendimizi üç haneli Mahmutlar Mezrası’na attık.

Bir mantar uğruna dağları aşmış, yuvarlanmış, ıslanmıştık.

Değmiş miydi?

Değer miydi?

O gün bugündür Alpay’dan haber çıkmadı. Mantarı sakladı mı yedi mi, onu da bilmiyorum.

Yazı ve fotoğraflar: Alişan Hayırlı

 

Previous:

Kınıkçı Kanyonu İZTV’de

Next:

Yüreğimi İzollu’ya Bıraktım da Geldim

You may also like

Post a new comment