Birbirine Yakışan Çiftler: ‘Doğa ve Sanat’, ‘Ayşen ve Cemil Erte’

11 Temmuz of 2011 by

Bir odaya, salona, ofise, bahçeye veya herhangi bir mekâna ‘ruh veren’, ‘hayat veren’, ‘canlılık getiren’ unsurlar nelerdir? İnsanın varlığı birinci sıradadır elbette. Peki diğerleri? Bir mekâna ‘ruh vermeye’ devam edelim birlikte. Mesela bir odaya…

Uygun yerlere saksıda çiçekler, bir köşeye saksıda bir ağaç koyalım. Sonra sepetinde uyuyan bir kedi… Ve bir kitaplık; sanat, tarih, edebiyat konulu bir yığın özel kitabın olduğu… Bitti mi? Bence hala bitmedi. Yere hünerli ellerden çıkmış bir halı yayalım Anadolu’nun en güzel motifleriyle donatılmış. Bir ahşap ustasının özenli oymalarıyla süslenmiş birkaç koltuk yerleştirelim. Uygun duvarlara da sanatsal değeri olan tablolar asalım. Şimdi çok güzel oldu; ama hala eksik. Ve her bir tınısı oya gibi işlenmiş, derin bir müzik… Şimdi tam oldu işte…

Doğayı en güzel ifade etme biçimidir sanat. Sanatın olmazsa olmazı, ilham perisi ve besin kaynağıdır doğa. Bir mekâna hayat veren şeyler ise; ‘doğal unsurlar ve sanatsal unsurlar’dır… Kimi zaman bir çiçek, kimi zaman bir hayvan, bazen bir kitap, bazen bir heykel, bazen bir tablo ya da bir vitray…

Günümüzde lüks, teknolojik, modern mekânlar gözde. Benim ve benim gibiler için durum tam tersi. Teknolojiyi seviyorum; ama hayatımı kolaylaştıracak kadarını; aşırısını değil. Her işi saniyelere indirgemeye çalışıyoruz. ‘Yavaş ve sindirerek’ yaşamayı değil; ‘hızlı ve sindirmeden’ yaşamayı seviyoruz. At koşturur gibiyiz. Daha çok teknolojiyi, daha çok kolaylık sanıyoruz. Bence yanılıyoruz. Hep bir şeylere yetişemeyen biz değil miyiz yine? İş, sağlık, eğitim, temizlik vs gibi önemli konularda pek tabiî ki gerekli teknoloji. Ancak gereksiz yerlere, ‘Olmasa da olur’ dediğimiz alanlara sıkıştırılmasından hoşlanmıyorum. Çünkü ruhsuzlaşıyoruz; tembelleşiyoruz; düzleşiyoruz; sığlaşıyoruz. Mekânlarımız bizden etkilenirken biz de mekânlarımızdan etkileniyoruz haliyle. Mekânlarımız bizim kişiliğimizi yansıtıyor; bizler mekânlarımızın kişiliğini… Mekânlar ruhsuz; mekânlar ölü…

Aşırı teknoloji ‘yaşayan mekânları’ ruhsuzlaştırıyor. Çünkü ‘doğal ve sanatsal unsurları’ değil, ‘teknolojik unsurları’ tercih ediyoruz gün geçtikçe. Sorun ‘gereğinden fazla’ tercih etmemiz… Dolduruyoruz da dolduruyoruz. Bir de bakmışız sağımızı solumuzu elektronik yığınları sarmış. Teknolojik araç-gereçlerden maneviyatımızı dinginleştiren, zenginleştiren doğal ve sanatsal unsurlara yer bulamaz hale geliyoruz. Kafamız diğerleriyle öyle meşgul ki gerek de duymuyoruz bunlara. Kedimizi, çiçeğimizi ya bir kenara sıkıştırıyor ya da atıyoruz. Bu kadar hızlı yaşam alet-edevatıyla her şeyi saniyeler içinde yapmamıza rağmen onlara bakacak zaman bulamıyoruz. Müzikler, filmler, kitaplar, onlar, bunlar, şunlar bile vıcık vıcık teknoloji. Tadını kaçırıyoruz işin. Suyunu çıkarıyoruz. Sanatı bile teknolojik hale getiriyoruz. Oysa doğanın, doğallığın verdiği hazzı ne verebilir başka?

Doğa ve sanat… Bu birlikteliği en güzel ifade eden insanlardan ikisi; iki değerli dostum: Ayşen – Cemil Erte çifti… Eserlerinde buram buram ‘doğa kokan’ ve yıllarını sanata adamış iki değerli sanatçı… Ayşen Erte gravür resim, eşi Cemil Erte vitray sanatçısı… Onlar mekânlara ruh katan ‘doğa elçileri’ benim için. Çünkü karınca gibi minik minik, ilmik ilmik çalışarak ürettikleri her eser doğanın bin bir rengini, dokusunu, unsurunu taşıyor mekânlara. Gözlerimi bayram ettiriyor; ruhumu canlandırıyor; huzur veriyor…

Onların sanatçı kişiliği ve doğa sevgisi öyle bir yansımış ki mekânlarına. Haftada iki gün gravür resim için hem eğitime hem çalışmalarımı yapmaya gidiyorum sahibi oldukları galeriye. Yan yana iki huzurlu bina… Her gittiğimde sokağıma bakan taraftaki binadan giriyorum; tam girişinde beni yaşlı bir sandal karşılıyor. Yıllardır Cemil Erte bu sandalı onarıp, yeniden yüzdürmenin hayalini kurmuş. Boş zamanlarında geçiyor başına ve bir ahşap ustası, heyecanlı bir denizci edasıyla onunla uğraşıyor (O boş zamanları da arı gibi çalışmaktan daha yeni yeni bulabilmiş). Birkaç saati boş olduğunda nadiren denk geliriz kapıda. Her gördüğümde ‘Zımparaya çırak olarak ben varım’ diyorum. Nasıl severek uğraştığını gözlerinden anlıyorum. Meditasyon yapıyor sanki. Huzur buluyor belli. Eserlerini oluştururken siz hayal edin artık.

Bu yaşlı sandal seyrinden sonra içeriye giriyorum; hemen sağımda küçük oğulları Batu’nun grafik tasarım işlerini yaptığı çalışma odası var. Yaşayan mekânlardan… İçi üretme ve tasarım aşkıyla dolu, kıpır kıpır bir genç Batu. Anne – babadan geçmiş genlerine. Yaratıcılık bedavadan değil; tembellik etmeyen bir genç.

Önünden geçip merdivenlerden vitray atölyesine iniyorum. Yine yaşayan bir mekân… Her yerde rengârenk camlar, bin bir çeşit araç-gereç, kocaman iki atölye masası ve daha neler neler… Masaların üstünde bazen kocaman mozaikler, bazen rengârenk vitraylar karşılar beni. Yerlerdeki ahşap kaplamanın kokusunu içime çeke çeke buradaki merdivenleri de iniyorum.

Geldiğim kat uygulama öncesi düşünme, yaratıcılık merkezi gibi. Yaşayan bir mekân daha… Bir tarafta Cemil Erte’nin çalışma masası var. Diğer taraf büyük oğulları Doğu’ya ait. O da çok önemli bir gravür resim sanatçısı. Bunun yanında elinden gelmeyen iş yok. Babasının yaptığı her sanatsal işe elini bulaştırıyor; onun sağ kolu gibi. Masaların üstü, çevresi, dolaplar, raflar, duvarlar yani her yer desenler, çizimler, kitaplarla dolu. Yine ahşap yer kaplamalarının kokusu…

Bu katın bahçeye açılan kapısından dışarıya çıkıyorum. İki güzel köpek karşılıyor şimdi beni kuyruklarını sallayarak. Ağaçlarla, çiçeklerle dolu, misafirperver bahçenin merdiven basamaklarını iniyorum ve karşı taraftaki binada bulunan gravür atölyemize giriyorum. İşte yine yaşayan bir mekân… Atölyenin bir bölümü Ayşen Erte’nin kuş evleri, papatyalar, gelinciklerle bezenmiş tablolarıyla dolu. ‘Küçük dev kadınlar’dandır kendisi. Yüzünde yaptığı işin hazzı, gözlerinde doğa ve insan sevgisinin ışıltısı, ruhunda üretmenin her daim tazeliği olan bir kadın; bir sanatçı… Atölyenin diğer bölümü de Doğu Erte’nin Hacivat – Karagöz karakterlerinin hayalperest konularıyla bezenmiş tablolarıyla dolu. Huzurlu bir müzik, güzel bir bahçe, boyalar, kâğıtlar, çinkolar, sanat… Masamda yerimi aldığım ve boyalarla haşır neşir olmaya başladığım andan itibaren eşi bulunmaz bir arınma…. Kafamı kaldırdığım her an büyük cam duvarlardan bahçeye bakan gözlerim yeşile, kulaklarım kuş cıvıltılarına emanet… Muhteşem bir keyif, muhteşem bir huzur…

Ayşen ve Cemil Erte’ye sanat eserlerini üretirken nelerden ilham aldıklarını sorduğumda yanıtları şöyle oldu:

Ayşen Erte: “Eşsiz doğa, binlerce yıllık geçmiş, gelecek anlar ve yaşama heyecanı içimdeki yaratıcı güçleri önleyemediğim bir sevgi ve istekle harekete geçiriyor. Ve beni gerek canlı – cansız doğayı, gerekse bütün boyutları ile insanlığın dünyasını, evrenselliğin sevgi boyutunda kendime nesne yapmaya yönlendiriyor. Çalışmalarım şimdiye kadar bir balıkta, bir kuşta, bir kelebekte, denizle kucaklaşan koca bir dağda, gelincikler ve papatyalarda biçimlenip somutlaştı. Bu etkileşim yaşamımla devam ediyor.”

Cemil Erte: “Genel olarak ürettiklerim; kendi kültürümüzün ve doğamızın izlerini taşıyan, kendi fantezilerimle çoğaltıp pekiştirdiğim, emek yoğunluğu fazla, fonksiyonel, bütüne bağlı eserler. Doğada var olan estetiğe hep dört elle sarılarak oluşturduğum narin, zarif, neredeyse uçucu gibi duran küçük bir obje ya da pencere, kapı veya duvarlar boyu süren anıtsal rölyefler çalışmalarımın eksenini oluşturuyor.”

Özel insanlardır sanatçılar… Onlar herhangi bir insanın baktığı gibi bakmazlar hayata, doğaya, objelere ve bunun gibi bir sürü şeye. Bir çiçeğe, ağaca, eve, insana, ormana, denize sıradan baksalardı sanatçı olarak adlandırmazdık onları. Düşünsenize bir sürü kişinin insanlara, hayvanlara, doğaya, mekânlara birer sanatçı gözüyle baktığını… Güzel bir dünya olmaz mıydı? Bence harikulade köylerimiz, şehirlerimiz, evlerimiz, mekânlarımız olurdu. Hepimiz birer sanatçı olamayız; ama her insanın sahip olması gereken ‘ince’ bir taraf bulundurmalıyız içimizde. Doğa bütünüyle o kadar zarif, o kadar ince ki… Doğanın içindeki unsurlardan biri olan ‘insan’ bu inceliğe uyum sağlamadığında nasıl oluyor sizce? Uyumsuz olduğumuzda kaba kalmıyor muyuz düşününce?

 

Previous:

Zanaatkâr Okulları İle ‘Yaşasın Zanaatkârlık’

Next:

Doğasever Lider: Atatürk

You may also like

Post a new comment