Bodhisattva

09 Haziran of 2011 by

Bhagsu, Dharamsala, 18 Kasım’06

Her şey güzel de bu bir yere gidememek, program dâhilinde olmak uzun sürede insanda ‘gitme’ isteği uyandırıyor. Süre tamamlanmak üzere ve nitekim benim gitme zamanım sinyal vermeye başladı bile. Tushita’dan ayrılırken değişik bir deneyime, yeni arkadaşlara, ormanın içinde yaşamaya, dallarında oradan oraya zıplayan maymunlara alışmak üzereydim; hayatımın geri kalanında özleyecek kadar. Vedalaştık, herkes diğerine iyi dileklerde bulundu, sarıldı, öptü. Her birimiz yaşadıklarından, karşılaşmalardan ve kamptan değişik çıkarımlar yaparak ayrıldık. Herkes farklı yollara gitti.

Benim aklımda Bhagsu vardı. İlk gittiğimde o vadiye tekrar gideceğimi biliyordum ve bir rikşa durdurdum. Nerede kalacağımı bilmediğim bir güne başlamaya hazır mıydım değil miydim henüz bilmediğim bir duyguyla dar orman yoluna saptık. Bir yerde uzunca bir süre kalınca insan heyecanını biraz yitiriyor sanırım. Yola devam etme isteği sekteye uğruyor…

Bu çok ilginç; insan hiç bilmediği bir yere gidince orayı keşfetme duygusuyla doluyor. Ardından o yer onun için ‘bildik’ olmaya başladığı noktada ‘alışma’ durumu başlıyor. O yere alışınca insan sabit bir yere ve arkadaşlara sahip oluyor ve hoşuna giden bu dokunun bir parçası olmak istiyor. Her şey ilk başlarda çok güzel elbet ama sonrası var. Sosyal bir çevre edinme durumu toplum içinde ‘bindirilen’ yükümlülüklere dönüşünce tanınmaya ve bu doku içinde var olmaya giden bu süreç sonrasında rollere, alışkanlıklara bırakıyor kendini. Alışkanlıklar bağımlılığa doğru dönüşürken ‘sinsi bir el’ tarafından sıkıcı olmaya başlayan şeyler çoğalınca yorgunluklar başlıyor. Bu süreç bir insan ömrünü anlatmakta aslında. Kısa gibi değil ama uzun da değil…

Bunu herkes yaşadı, yaşıyor, yaşayacak. İnsan olarak içinde kimi zaman gönüllü kaldığımız, kimi zaman gitmek isteyip de gidemediğimiz, kimi zaman da kabullendiğimiz bir döngü bu. Bir insanın başına gelebilecek en berbat şeyse bana göre heyecanını ve yaşama sevincini bir yerlerde bırakması olsa gerek. Bu ikisi yoksa insan her şeyini kaybedebilir ve kendi de kaybolabilir…

Herkesin bir hikâyesi var; ilk başta farklıymış gibi duran ama aslında bir noktadan sonra ‘aynı’ olan. Bu farklılığı, özgünlüğü, içimizdeki ışığı yitirmeye başladığımız anda ise aynılığa dönüşen. İçimizden bazıları direniyor, kendi ışığını, içsel yetenek ve kalitelerini akıttığı bir mecradan ilerleyerek, başka yollara sapmadan belki de okyanusa doğru akmayı beceriyor, kimimiz yorgunluk ve ataletin kollarına bırakmış kendini; ‘kader’ deyip geçiyor, kimimiz de kendi yolunu arıyor; henüz tam olgunlaşmayan bir meyve gibi dalında…

Buralarda sıkça tapınaklarda, manastırlarda, dükkânlarda gördüğüm bir şey var; ‘’Bodhisattva’*. Bodhisattva bir sembol; insanın dışındaki gibi uysal, herkes gibi, uyuşuk, alışmış olarak görünmesine rağmen içinde bambaşka bir yüzü olduğunu; yırtıcı, tetikte, güçlü, her ne ise o olduğu katıksız, saf, bozulmayan halini tasvir eden. Baktığınızda korkunç göründüğünü düşünebilirsiniz. Korkunç bakar, farklı bakar, zorlayıcı bakar; insan ne hissettiğini, ne hissedeceğini bilemez; o bir ‘totem’dir zira. Totemler ise insanı ilk kadim bilgilere, yaşayışlara götüren rehberlerdir. Onlar bir çağrıdır aynı zamanda…

Her seferinde bir Bodhisattva gördüğümde bunları düşünürüm, onun bana hissettirdiği duyguya odaklanırım, ona baktıkça içimdeki gücü çağırırım. Herkes gibi olmaya eğilen tarafımı, kendim gibi olmaya diklenen yanımla birlikte daha bir iyi algılarım ve aradaki farkı…

* Bodhi ‘aydınlanma’, Sattva ise ‘gerçek’ anlamlarına gelir.

 

 

Previous:

Çift Düğüm

Next:

Hint Kınası

You may also like

Post a new comment