Bscherri Diye Bir Dağ Köyü ve ‘Halil Cibran’

27 Şubat of 2011 by

29 Aralık 2008

Beyrut’tan Bcherri’ye doğru yola çıktım. Deniz seviyesinden gitgide yukarılara çıktıkça manzara seyrine doyulmaz bir hal alıyor. Renkleri mi, ağaçları mı, çiçekleri mi, karlı dağları mı, yukardan kuşbakışı görünen denizi mi anlatayım bilmiyorum. Yükseldikçe hava daha bir temiz kokuyor. Ve nefis bir vadiye doğru kıvrıla kıvrıla tırmanan bu yol doğrusu hiç bitmesin istiyorum. Derken üstat Halil Cibran’ın ne güzelim bir yerde yaşamış olduğunu düşünürken bu yer gözümde daha bir anlam kazanıyor…

Yılbaşı öncesi olduğundan yer bulamadım, bulduğum yerlerin de fiyatı bana uymadı. Bu nedenle karşısında bulunan Hasroun adındaki köyü tercih ettim. Arada 7 km var. Bulduğum yer bir otel değil. Bir ailenin kendi oturduğu evin üst katı. Eşyalı ve 2 oda 1 salon, kocaman bir ev. Benim ilgimi çeken tarafı mutfağı oluşu. Yemek yapabileceğim. Biraz alışveriş yapıp bol meyve ve sebze alıp yerleştim. Günlüğü 15 $. 10 gün kadar buradayım. O an karar verdim. Zira köy 1.500 metre yukarda ve gözünüzün önünde boylu boyunca uzanan karla kaplı derin bir vadi; Qadisha Vadisi. Kar, soğuk, buz ve dağ. Benim aradığım ne varsa burada ve ben bu resmin içindeyim…

Ertesi sabah tüm gün yağan bir yağmura uyandım. Sobayı yaktım. Niyetim bugün evden çıkmadan dinlenmek. Nitekim de öyle yaptım. Ev sahiplerinin çay daveti için aşağıya indim bir ara. TV’de bir Türk dizisi var. Bütün aile oturmuş onu izliyor. Bana takip edip etmediğimi sordular. TV izlemediğimi söyledim. Şaşırdılar. Diziyi çok güzel bulduklarını ve burada pek çok insanın bu diziye kilitlendiğini söylediler!

Sonraki günler bol bol yürüyüşle geçti. Etrafı hissettim. Buz gibi havayı ciğerlerime çektim. Aslında ev çok soğuk. Bir ara yoğun kar yağışından sonra sular kesildi. Don yapmış. Bahçedeki küçük havuzdan buzu kırıp aldığım bir kova buzlu su 1 gün geçmesine rağmen çözülmedi. Kemiklerime kadar üşüyorum desem abartmış olmam. Bazen geceleri hissettiğim sızıdan uyuyamadığım da oluyor. Ama umursamıyorum. Nemli bir yerde yaşıyor olmanın acısını çıkartıyorum belki de…

Halil Cibran, Bcherri’de doğmuş. Sene 1883. Kısa bir süre sonra annesi ve kardeşleriyle birlikte Boston’a yerleşmiş. 1898’te Bcherri’ye geri dönmüş, babasının yanına. Beyrut’ta kolejde okumuş, Arapça ve Fransızca öğrenmiş. 1902’de Boston’a geri dönmüş, 1908’te Paris’e gittiğinde artistik teknolojilerle ilgilenirken Rodin’le karşılaşmış…

1911’de ölene dek yasayacağı New York’a geçmiş. 1931, 10 Nisan sabahı hayata gözlerini yummuş. 1931’de bedeni Bcharri’ye getirilmiş. Şu anda resimlerinin, kişisel eşyalarının, kütüphanesinin ve el yazılarının da sergilendiği müzeye…

Kitaplarını inceledim bir süre. Balzac’tan Goethe’ye, Krishnamurti’den diğer ezoterik kitaplara kadar birçok eser mevcut. Birçok tarih kitabı bulunuyor, Amerikan, İngiliz ve Asya ülkeleriyle de ilgili. En çok ta Rudyar Kipling’in eserlerine rastladım. Kısaca tarih, edebiyat, sanat, ezoterik ve birçok ansiklopedik eser mevcut. Arada tanıdık isimler görmekle beraber birçok bilmediğim eser.

Müzedeyim. Kulağa inceden bir ney sesi geliyor. Sesin içine giriyorum, müzik eşliğinde resimlerine bakıyorum. Ermiş’i birçok defa okudum. Şiir tadında yazdığından mıdır bilmiyorum, Cibran benim çok sevdiğim ve derinden etkilendiğim bir yazar ve mistiktir. Bu anda burada olmak benim için çok özel anlardan biri. Kitabında gördüğüm resimler insan temasını işlediği, siyah beyaz resimlerdi. Müzede gördüklerim yağlı boya tarzında ve yine tema insan. Diğer ayrıntılar üzerinde durmamış. Daha çok renkler ön planda; koyu renkler, ayrıntılar değil. El yazısı ile yazdığı notları da gördüm; Arapça ve İngilizce. Bir el yazması daha vardı ki olduğum yerde uzunca bir süre kalakaldım; ‘you, my other self – sen, benim öteki benliğim…’

Müze bir kayanın dibinde. Kayaya doğal bir şekilde oyulmuş bölümlerden oluşuyor. Üst katta resimlerinin yanında bulunan mezarı Qalisha Vadisi’ne bakmaya devam ediyor.

Bcherri’nin merkezinde bulunan evini de görmeye gittim. Bir kaç kere gitmeme rağmen kapalıydı. En son gittiğimde yetkili kişileri bulup açtırdım. Çok eski taş bir yapı. Büyük bir odadan ibaret. Yüzey toprak. Tavan ahşap. İçeriye eski bir tahta kapıdan giriyorsunuz. Yer minderlerinin olduğu bölümün hemen yanında ateş yakmak için hazırlanmış topraktan yapılmış bir yer gözüme çarptı. Öyle sevimli bir ocak ki orda olup olmadığı bile belli değil. Bir sallanan sandalye var, bir yatak, gaz lambası, bir sandık, ortada bir sini ve üzerinde bakır birkaç kap. Yaşamak için yetecek basit ama huzurlu bir yer… Bana hakkında bilgi veren kadın hiç evlenmediğini, yazmaktan ve resim yapmaktan başka şeyleri görmediğini söyledi. Ardından ekledi; bir kadını çok sevmiş, kadın da onu… Burada, Lübnan’da.

Bir ressam tarafından yapılmış bir resmini gördüm. Güzel ve iri bakan gözler aklımda kaldı…

Yürüyerek eve geri döndüm…

Previous:

Lübnan’dan Selam

Next:

Qadisha Vadisi

You may also like

Post a new comment