Buda Yüzü

09 Ağustos of 2011 by

Kathmandu, 17 Ocak’07

Ertesi gün Veysi Mahir ile son kez bir araya geldik. Yürürken birden hızlandı ve bir internet cafe önünde durdu. Bana doğru dönüp dükkânın camına yapıştırılan bazı yazıları okumamı istedi ve ‘ne görüyorsun’ diye sordu. Önce öylesine baktım, sonra teker teker okudum ama okuduğum şeyi algılamadım. Nice sonra okuduğum yazının Türkçe bir yazı olduğunun ayırdına vardım. Yazıda ‘ hızlı internet burada’ yazıyordu…

Bir süre yürümeye devam ederken yazının Türkçe olduğunu algılayamayışım üzerine düşünmeden edemedim. Derken aklıma Bodynat’a gitme fikri geldi birden. Veysi’ye dönüp ‘’hadi gidelim” dedim. O da “tamam” deyince bir rikşa durdurduk. Bodynat; Buda’nın evrensel mesajının, meditasyon yolu ile kendi iç ışığını ortaya çıkarmış Buda Yüzü’nün sembolik olarak sergilendiği bir tapınak. İndiğimizde geniş bir caddeden karşıya geçtik ve etrafta birbirinden çarpıcı renklerin objelere dönüşmüş halinin içinde bulduk kendimizi. Etraf tütsü kokuyordu ve kumaşların kıyafetlere dönüşen renkliliği hayran olunacak cinstendi.

Ve Bodynat göründü. Kocaman bir Buda Yüzü* daire olarak yapılmış, üstünde kuşlar bir uçup bir konarken farklı noktalarında insanlar kâh oturup kâh yürüyordu. Aşağıda sürekli olarak her üç adımda bir yere kapaklanan bir rahip kendi ritüelini gerçekleştiriyordu. Etrafta meraklı gözlere aldırmadan her üç adımda yere boylu boyunca uzanarak kalkışını ve tekrar adımlayarak Bodynat’ın etrafını dönüşünü izledik bir süre. Etraf kalabalıktı. Aklıma Küçük Buda’da izlediğim o sahne geldi. Filmde Siddartha’nın saraydan çıkmasını, yaşlılığı, hastalığı ve ölümü görmesini istemeyen babasına rağmen, kafileden ayrılıp yaşlı bir adamı izleyerek o dar sokaklardan geçip yerli halkın yaşayışına tanık olduğu o sahneyi anımsadım.

Ve yine aynı filmde Dalai Lama’nın reenkarnasyonu olduğu düşünülen çocuğun babasıyla buraya gelişi, babasının yanından ayrılarak maymunuyla oynayan bir çocuğu takip ederek ara sokakların birine girip gözden kayboluşu geldi aklıma. İşte buradaydım. Aklımda o dar sokaklardan çıktıkları meydan öyle güzel kalmıştı ki ben de o sokaklardan birine girip o eski tarihe bir sokaktan dalmayı umdum.

Biraz dolaştık, hayalimdeki o sokağa rastlayamadım ama arkası dönük oturan bir maymun orda tüm sevimliliğiyle öylece duruyordu. Fotoğrafladım onu, ardından gördüğüm yaşlı bir yerlinin gülümseyişine hayran kaldım ve fotoğrafını çekmek için izin istedim. Fotoğraf vermek üzere oturduğu yere daha bir iyi yerleşmesini ve gülümsemesini keyifle bekledim ve deklanşöre bastım. Biz oradan ayrılırken sevimliliğini konuştuk bir süre daha Veysi Mahir’le, derken parlak kumaşların satıldığı bir dükkân ilgimizi çekti. Ve bir minder gördüm, ufak ve masmaviydi. Renkleri çok canlı ve maviliğin içine karışan kahverengisi enfesti. Bu bir meditasyon minderiydi. Satın aldım. Oradan çıktığımızda bir tapınak geldi önümüze. İçeriye girdik ve mumların yanışının sıcaklığına bıraktık kendimizi. Gelenler tapınağa girişlerinden itibaren saygılı davranışlarıyla dikkatimizi çekti. Burası bir Hindu tapınağıydı ve mum ve tütsü kim ne derse desin bıraktığı etki yönünden emsalsiz bir ikiliydi doğrusu. Oradan ayrılıp dönmek üzere caddeye doğru yönümüzü değiştirdik ardından. Otelimin önüne geldiğimizde Hindistan’da görüşmek üzere vedalaştık. Bir yarım saat sonra çantamı toplayıp yollara düşmek üzere geri dönüş yoluna başlamaya hazırdım. Hazır mıydım? Bilmiyorum…

Kathmandu’nun bir merkezmişçesine üzerimde bıraktığı etkiyi düşündüm. Buradan hareketimi belirleyecek olan yön, sanki yolun kaderini de belirleyecekti. Devam etmek ya da geri dönmek gibi. Devam etmek şu an mümkün görünmüyordu. Yine de buradan kuzeye Tibet’e doğru gidebilir ya da doğuya, Sıkkım, Bhutan’a doğru geçebilirdim. Gönlüm güneye, Hindistan’a doğru gitmek istemiyordu, biliyordum bu geri dönüş yoluydu. Tibet’e doğru, Himalayaların yüreğine doğru, geçit vermez dağlara, Tibet’in sırlar mağarasına hatta Shambala’yı bulmak üzere bilinmeyen yollara girme isteği içindeydim; yola devam etme isteği içinde…

Bir tarafımla yaşamı algılayışım, görünen dünyanın güya görüntü olarak bize gelen verileri algılama yoluyla yaşamı değerlendirirken diğer yanım görünen şeylerin ötesine, nedenlere; ruhsal derslere, psikolojiye, spiritüelliğe doğru uzanıyordu. Bu açıdan baktığımda her şeyin bir nedeni, bir ruhsal ders içerdiği, her şeyin bir evrime tabii olduğu, geliş gidişlerin, kararların, seçimlerin ve el hâsılı kelam içsel yolculukların çevresinde dönüyordu algılayışım…

Bir tarafta kendini aşmaya çalışan benliğim diğerini ezip geçerken yaşadığım ve hissettiğim ıssızlık ve korku, cesaret ve inancımla oyun oynuyordu. Mesele bu oyunu ne kadar bilinçli oynadığımdı. Oyun olduğunu unutup kaybolduğum zamanlar yeniden hatırlayıncaya kadar geçen kayıp zamanlardı…

Bu yolculuk ‘bir kendini hatırlama’ yolculuğuydu ve ‘gerçek benliğimin dizginleri eline aldığı’ bir durumdu. Bundan emindim. Daha büyük bir anlayışa doğru teslim olmam gerekiyordu ve tüm bu yolculuklar içinde barındırdığı keşiflerle aslında kendi dünyamı keşfetmeme neden olurken, içten içe hissettiğim anlamsızlık ve sıkıntıların ‘öylesine’ yaşanan, genel korku ve şartlanmaların içinde olan bir hayatı da istemiyordu. Yaşam bir rüyaydı belki de. Elimizde olmadan uyanma içgüdümüz bundan mıydı? Öylesine yaşayıp giderken içten gelen bir ateşle özgür olma tutkusu yanmaya başladığında insan kendine bile engel olamıyordu. O ‘kendi’ aslında belki de yoktu; kendini sorgulamayan, diğerleri gibi yaşayan, korkularından ödü kopan, kendini zayıf hisseden, zavallı hisseden ve tekrar tekrar aynı döngüleri yaşayan gerçekte yaşamıyordu ki!

Yolculuk gitgide kendi içine dönüyordu; öteden beri içten içe arzuladığı yere. Hiç durmuyordu. İçimde neler olup bittiğini anlamak adına durmuyordum. Ölü ve yaşayan şeyler var hayatta. Ölü zamanlar ve yaşamlarla, yaşayan zamanlar ve yaşamlar arasında çok belirgin bir fark var; hayatın her anında. Onların içinde farkındalığını yitirerek kalmak ölmek demek. Ölüm yaşamın içinde; ölü yaşamların içinde, akmayan, durağan ve insanın içini sıkan, bunaltan, onu mutsuzlaştıran, heyecanını, coşkusunu yitirmesine neden olan dalgın yaşamların içinde. Değişim ise bu gidişata noktayı koyan bir ‘bağ koparıcıdır’ çoğu zaman. Ve aniden gelir, geldiğinde de önceki çoktan çekip gitmiştir bile. İşte o zaman yapılabilecek bir tek şey kalır; duygusal olmadan, onlara kapılmadan olayları izlemek. Zira ortaya çıkan bilinmeyenden gelen bir armağandır. O armağansa ‘kendini yaşamanı ister…’

* Buda Yüzü: Buda sanıldığı gibi Siddartha Şakyamuni’nin adı değildir. Aydınlandıktan sonra aldığı bir isimdir. Anlamı ‘aydınlanmış hayat, aydınlanmış insan’ demektir. Buda yüzü ise her şeyin kaotik, karanlık dünyasından kendi ışığıyla evrensel ışığı birleştirebilmiş insanın aydınlanmış yüzünü sembolize eder. Buda Yüzü’nde bir çift göz, bir burun ve kaşlar vardır. Ağız yoktur. Yüz bir yansıtıcıdır. Dışarıdan gelen her türlü etkiyi geri yansıtır. Ve hiçbir şey onu etkileyemez. Üçüncü gözü açıktır. Gözler sadece dışarıdaki şeyleri görmenin yanında görünmeyen nedenleri, anlamları bir bütün olarak görmektedir. Burun; her şeyin evrimsel konumunun kokusunu alır. Ağız yoktur, çünkü böylesi bir boşlukta konuşmaya gerek yoktur. Konuşmak gereksiz ve anlamsızdır…

 

 

 

Previous:

Aynı Masada Üç Türk

Next:

Geri Dönüş Yolu

You may also like

Post a new comment