Budist Rahip Anan’ın Dünyası

22 Ağustos of 2011 by

Bodhgaya, Hindistan, 29 Ocak’07

Benim dışımda yürüyenlerin bir amacı, bir niyeti ve belki de duası vardı ama benim etrafı, kültürü hissetmekten ve kendime ve dünyadaki her şeye ‘dışından’ bakmaktan başka bir düşüncem yoktu. Yargılamadan, koşulsuz izlemek istiyordum her şeyi. Bana yakın ve uzak gelen şeylerin ayardın da olarak tabii ki…

Burada bir ritüel vardı. Sokaklarda meditasyon yapan insanların resimleri, şekilleri, tapınakların güzelliği ve görkemi vardı. Hangi inançtan olursa olsun ‘saygı’ vardı. Bunların ruhumda uyandırdığı esinler vardı. Renkler vardı. Fakirlik de, korku da, uçurumlar da vardı belki ama işte yaşamdı bu. İçinde barındırdığı onca çok renkliliği görmek, hissetmek adına içimde bir heyecan vardı. Bazen kendi içime düştüğüm de oluyordu ama dışımdaki çeşitlilik, duygularımı harmanlayan cinstendi. Kendimi iyi hissediyordum. Garipti. Çok garipti. Dışarıda ne olursa olsun, içsel bakış her şeyi anlamlandırabiliyordu. Yaşadığım işte buydu ya da böyle anlamlandırabiliyordum. Algılayışım kadardı her şey ne daha fazla ne de eksik!

Kendimi yürüyüşün yörüngesinden çıkarıp önce beni fotoğraflamak isteyen bir Tibetli aile için durdum ve poz verdim. Güldüler. Selamlaştık ve onlar kendi yoluna gitti, ben de kendi yoluma. Her yer çiçek açmıştı, çayırların olduğu bir yere geldim. Ve ardından üstünde kobra yılanı olduğu halde su dolu bir havuzda oturmakta olan Buda heykeliyle karşılaştım. Kenarında durup izledim bir süre etrafı. Suyun durgunluğunu izledim, etrafta çepeçevre asılan dua bayraklarının güzelliğini izledim, geçip giden insanları izledim, portakal ağacının yeni açmış bembeyaz çiçeğini izledim. Ağaçların yaşlı ve zamana meydan okuyan duruşlarını, etrafına bağlanmış, her birine anlam yüklenmiş kumaşların renklerini izledim. Ve oradan dingin ayrılırken Anan’ı bulmayı denemek üzere tekrar tapınağın yolunu tuttum. Benim geleceğimi öğrenmiş olmalı ki tapınağın önünde karşıladı beni. Sevindim onu gördüğüm için ve heyecanla hafif yere eğilerek beni selamlayışına karşılık verdim…

Yukarı çıktık birlikte. Manastırın içinden üst kata bir yere. Odanın önündeki büyük terasa benim için koyduğu taburenin üstüne oturdum. Kendine de bir tabure getirdi. Ve içten, nazik ses tonu ile başladı konuşmaya. Aramızda kurulan köprü karşılıklı akıştaydı. Ne söylerse söylesin dikkatim ondaydı. Kitap sayfalarında okuduğum rahipleri temsilen işte karşımdaydı. Pür dikkat izliyordum onu. Kalkışını, oturuşunu, konuşmalarını. Bir ara içeriye girdi. Ve elinde bir çaydanlık ve içinde iki küçük kap olduğu halde bir tepsiyle geri döndü. Kaplar yuvarlak ve kulpsuzdu. Bitki çayı olduğunu anladığım çayı servis ederken, iki eliyle kabı nazik davranışlarla bana uzattı. Öyle güzel sundu ki bana çayı, aynı nezakette almak için özen gösterdiğimi hatırlıyorum.

Çaydan sonra manastırı gezmek üzere kalktık. Kıvrıla kıvrıla aşağı inen merdivenlerden manastırın bahçesine indik tekrar. İçeriye girdik ve içeriye girdiğimiz andaki sessizliği de gözümden kaçmadı. Hissettiğim şey saygıydı. Onun manastıra, rahip yaşamına, yaşama duyduğu saygıydı. Bu her hal ve davranışına aksediyordu. Konuşmasına bile gerek yoktu. Davranışları konuşuyordu. O zaman bir farkındalık yaşadım işte. İnsanın içinin ve dışının ‘bir’ olmasının, söz ve davranışlarının ‘bir’ olmasının, hayata olan bakışıyla, hayatı yaşayışının ‘bir’ olmasının ne kadar vurucu ve keskin bir önemi aksettirdiğinin farkındalığını yaşadım.

Üzerindeki bordo tek parça rahip kıyafetini taşıyışına kaydı dikkatim ardından. Ve kıyafetin tek parça olmasının içsel anlamını hissettim. Taşıması rahattı ve bu kıyafeti taşırken aynı anda da maddi dünyadaki maddi şeyleri değil de manevi anlamı kucaklayan tarafıyla bir parça kıyafet ‘yeterli’ duygusunu da birlikte taşıyordu. Bu onun insanlara, bana verdiği armağandı. Rahip Budist Anan’ın dünyasıydı ve o dünyayı yaşayışıydı…

 

Previous:

Tapınaktaki Gündoğumu

Next:

Tibet Çadırı

You may also like

Post a new comment