Bugün de Nerde Uyuyacağımı Bilmiyorum

20 Mart of 2011 by

28 Ocak 2009, Cairo, Giza, Mısır.

Bazı sokaklar, kimi anlar, gördüğüm kimi insanlar, boylu boyunca uzanan tarlalar bana Hindistan’ı hatırlatıyor. Burada siyah tenli, geleneksel kıyafetlerle dolaşan, uzun entarili, peştamallı adamlar var, onlara Nubian deniyor. Nubianlar saygılı, güler yüzlü insanlar, onları gördükçe Hintliler geliyor gözümün önüne. Oralarda gördüğüm filler, maymunlar burada yerini develer, eşekler ve atlara bırakıyor. Bazen gördüğüm dörtnala koşan bir atlının yerinde olmak istiyorum…

Aswan’ı geride bırakmak üzereyim. Sabah 06.00 treniyle Cairo’ya hareket etmek üzere çantamı hazırladım. Nono Dahab’a gidiyor. Daniel öğleye doğru Edfu’ya hareket edecek; Horus Tapınağı’na doğru…

Yollar bir ayrılıp bir birleşiyor. Yollarda birçok güzel dostluklarım oldu, sonradan hatırlayınca gülümseyeceğim anılar. Keşke dostluklar hep böyle olsa; hiçbir şey beklemeden, olduğu gibi, yollar saygıyla birleşse ve ayrılsa. Üzülmeden, incinmeden, incitmeden…

Sabah erkenden soluğu tren istasyonunda aldık Nono’yla. Biraz uykusuzum, tren usul usul sallarken uyumak ninni gibi gelecek biliyorum. Gün doğuyor. Kapanan göz kapaklarıma karşı koymaya çalışıyorum, hele bir gün doğsun ondan sonra uykuya bırakacağım kendimi.

Ara ara uyanıyor, etrafıma bakıyorum. Yan tarafta sürekli kahkaha patlatan bir grup var. Onlara baktıkça içim açılıyor, beni uyutmuyorlar ama olsun varsın. Önümde sevimli bir kız çocuğu var; saçlarını iki yandan örgü yapmış, bana baktıkça gülüyor. Derken gülüşmelerimiz oyuna dönüşüyor, hareketlerini taklit etmeye başlıyorum. Saklanıyor, tekrar ortaya çıkıyor. Ben saklanıyorum o gülüyor. İçime nedensiz bir sevinç doğuyor; büyüdükçe oyunlardan uzaklaştığımız gerçeği karşısında tekrar tekrar afallıyorum…

Birden aklıma eski bir anı geldi; 3 – 4 yaşlarındayım. Evdeki rutin ortamdan bunalıp ani bir kararla sabah erkenden eski bir çaydanlıkla yollara düşmüşüm. Bilmediğim yollardan bağ evine doğru gidiyorum. Hatırladığım o günle ilgili şey, kimseye bağlı olmaksızın yaşadığım o özgürlük duygusuydu. Benim ilk uzaklara gidişimdi o, koluma taktığım o eski çaydanlıkla beraber. Çaydanlıklar o gün bugündür ilgimi çeker durur. Eski çaydanlıkları biriktirmeme neden olan belki de o anıdır…

15 saate yakın sürecek yol; sürekli oturmak zor olduğundan ara ara arka tarafa çay içmeye gidiyorum. Bir yoldayım, bugün de nerde uyuyacağımı bilmiyorum…

Aklıma çantamdaki portakal geliyor, o kadar sert kabuklu ki çok zor soyabiliyorum. Sularını üstüme akıta akıta afiyetle bir güzel yiyorum. Atıştırıyor, dolanıyor, etrafı seyrediyor, müzik dinliyorum. Doğrusu Feyrouz bu coğrafyaya tam da oturuyor. Eve dönünce Feyrouz dinleyerek bu günleri yâd edeceğimi biliyorum. Arap müziği deyince insana neşe veren kim diye sorsalar kesinlikle Feyrouz derim. Aklıma Suriye’de Damascus’ta erkenden pazarı dolaştığım o gün geliyor. Kulağıma inceden gelen ses yine Feyrouz’un sesiydi. Nedendir bilinmez Feyrouz bu coğrafyada sabahları dinleniyor; geleneksel bir şey…

Arada küçük kız oyuna devam ediyor. Gözüm trenin penceresinden bir görünüp bir kaybolan manzaraya kilitleniyor. Gün nefis bir günbatımına dönerken, zihnimde düşünceler Mısır’ın bana hissettirdikleri ile birleşiyor. Birazcık yorgunum…

Nerden nereye. Bir gün bu şekilde uzun seyahatlere çıkacağımı söyleseler inanmazdım. Bir tarafım hiç vazgeçmiyor, en son hatırladığım bomboş bir tarlada rüzgârın sesiyle otların bir o yana bir yana sallanırken çıkardığı sesin içime işlediği o andı. O zaman yaşamımda bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştım. Sessizliğe, boşluğa ihtiyacım olduğunu…

Şimdi ise, birçok şey geride kaldı. Yaşamım benim bile tahmin edemeyeceğim şekilde değişti. İçimde fırtınalar kopararak. Yaşam çok acayip bir şey; eski bir Pakistan şarkısı* bunu çok güzel dile getirmiş;

“Yasam mevsimler gibidir.

Ne var ki mevsimler gelmekte ve gitmekte olduklarını bilirler

Oysa yaşamımızda değişenleri bizim fark etmemiz gerekir

Neyin yaşanacak olduğunu değil belki ama

Neyin bir daha yaşanmamak üzere geçip gittiğini…”

* Mavi Çöl, Pakistan Yolculuğu, Özcan Yurdalan

Previous:

Nil; Çölde Bir Nehir

Next:

Piramitler

You may also like

Post a new comment