Büyülü Kathmandu

13 Ocak of 2011 by

Benim bu topraklara ilk adım atma tarihim 11 Ocak 2006.  Ülkedeki krallık yönetimine son verilmesinden bu yana halkın ‘artık yeter’ dediği grevlerle, blok etmelerle sokağa döküldüğü, iki hafta içinde 20 kişinin vurulduğu, iktidarın devrilmesine ramak kaldığı tarihlerdi. Bu beni rahatsız etmiyordu. Ülkemde de böyle ortamlarda büyümemiş miydim? Dünyanın her yerinde durum buna benzer değil miydi? Bunu düşünerek endişelenseydim evimden dışarı çıkmamam gerekirdi!

O, ocak sabahı hava pusluydu. Kathmandu Havalimanı çıkışında hayatımda gördüğüm en genç taksi şoförü ile karşılaşmıştım. Bir süre sonra şehirde buluverdim kendimi. İlk iki gün için rezervasyon yaptığım otel bana 16 yaşlarında bir taksi şoförü göndermişti-varsın genç olsun, Asya insanları yaşam zorluklarından hayata erken atılır. Bu sokakları, bu trafiği, bu şehri benden daha iyi biliyor, bir de müthiş bir gülümseme sunup eşyamı yüklerken merakla adımı, nereden geldiğimi soruyor, içten bir ev sahipliği yapıyor, hemen bir çırpıda şehir hakkında bir iki bilgi veriyor. Ne sıcak hoşuma gitti. Tek sorun bu şoföründe eli herkes gibi kornaya basma refleksine şartlanmış. Hiç durmadan dat, dat, dat gidiyoruz.

Alandan otele 20 saat süren yolculuğu penceremden izliyorum. İlk görüntü sokaklar, caddeler, insan seli, yüzlerce motor, minik taksiler dolu. Oldum olası otoların marka ve modellerini bilmem ama bunlar artık hurdaya geçme zamanı geçmiş cinslerden. Özel taşıt pek görünmüyor. Üfledikleri kapkara egzoz dumanları, bas bas bağıran kornalar, trafiğin gürültüsü, arkasına, önüne bakmadan ilerleyen yayalar, yollara dökülmüş seyyarlar, köşe diplerinde oturan dilenciler, sırtında uyuyan bebeği ellerinde incik, boncuk satan anneler, trafikle iç içe, hayretler içinde nasıl geçtiğimize, herkesin nasıl ilerleyebildiğine aklım ermiyor. Ağır ağır ilerliyoruz. Kimse de birbirine kızmıyor, bağırmıyor, küfür etmiyor, sadece sürekli klaksona basıyor. Kirli havadan sakınanlar solunumlarını biraz olsun hafifletmek için ağız ve burunlarına maske takmış, acaba kulaklık takan var mı diye bakıyorum ama yok. Tabi ya klaksonları duymadan nasıl ilerler bu kalabalık!

Bu karmaşa, hava kirliliği hariç beni rahatsız etmiyor, ‘nedenini anlamak için önümde günler var’ sözlerini kendi kendime mırıldanıyorum.

Konaklayacağım yere yaklaştıkça sokaklardaki kalabalık daha da artıyor. Turistlerin mutlak uğrak yeri Thamel’in arka taraflarında son dar toprak varoş sokaklarından geçerken çocuklar taksiye dokunuyor, el sallıyor, şebeklik yapıyor. Teyzeler, anneler açık kapıların önünde bulaşık yıkıyor, evlerinden sokağa sızan fakir görüntü acımalı bir tebessümle içimi sarıyor. Otel resepsiyona varış ve ilk ‘namaste.’ Bu sözü üç haftalık seyahatim boyunca o kadar çok duyacağım ki şaşarsınız. Ellerinizi avuç içlerinden birleştirip çene altınıza doğru dik tutup göğsünüze yaklaştırılarak hafif bir baş eğme ile herkese sunuluyor, hem merhaba hem nasılsınız yerine kullanılan sımsıcak bir söz. Otel kapısından girer girmez minik bir Hindu çarpıyor gözüme. Sunak turuncu taze çiçeklerle donanmış, resepsiyonda ağır bir tütsü kokusu var ve bir an önce formalite kayıtların bitmesini istiyorum. Kathmandu sokaklarına çıkıp kalabalığa karışmalıyım.

Odama çıkıyorum, yol gösteren otel çalışanı basamaklardan çıkarken önden düzgün İngilizcesiyle mırıldanıyor; ‘’en üst kattasınız, manzarası en güzel oda’’ diye. Bu minik esmer adam bir şatonun kulesine çıkar gibi anlatıyor. Terasa çıkıyorum, sis mi hava kirliliği mi tam anlayamıyorum. Dağınık görüntülü tıka basa şehrin üstünde çıkan bir uğultu ve derme çatma binaların üstü. Dağ göremiyorum, galiba yanlış anladım gibi şeyler geçiyor kafamdan, sonra öğreniyorum ki sis ve hava kirliliği bazen öğle saatlerine kadar tüm şehri etkisinde tutuyor, şehrin bulunduğu vadiyi çevreleyen dağları, öğle sıralarında net görmeye başlıyorsunuz.

Previous:

Ufuklara Bir Biletim Var

Next:

Eski Saray Meydanı

You may also like

Post a new comment