Buzlu Cam

05 Aralık of 2010 by

1993 yılı Ocak ayı idi. Yarıyıl bitmiş, okullar tatile girmişti. Soğuk bir kış yaşıyordu İstanbul. Seyahat tutkumuz yine kanımızı kaynattığından kış bizi etkilemiyordu. Oğlum, eşim ve ben yola koyulduk. İlk hedef Kapadokya idi.

Yolda kilometrelerce devam eden yoğun sis hızımızı kesse de sabah Ürgüp’e varmıştık. Bir rüya şehrindeydik sanki. Her yer bembeyazdı. Ağaçlar birer kar kristali gibi parlıyordu kış güneşinin altında. Peri bacaları beyaz mantosunu giymişti. Telefon, telgraf direklerinden buzlar uzun dikitler oluşturmuştu. O kış ‘buzlu cam’ tamlamasının nedenini anlamıştım. Yeraltı şehrinin yanındaki çay evine girdiğimizde pencerelerden dışarısı görülmüyordu.  Muhteşem desenler oluşmuştu camlarda. Hayretler içinde bakıyordum. Evet, camlar buz tutmuştu ve buz tutarken de boş durmamış muhteşem desenler çizmişti. Her bir pencerede ayrı bir tablo oluşmuştu. Dışarısı görünmüyordu ama ne gam… Gördüklerim bana yetmişti. Çaycıya bu mevsimde kimselerin gelmediğini sorduğumuzda, kışın kimsenin gelmediğini öğrendik. Oysa sadece bu camları seyretmek için bile gelinebileceğini söyleyince çaycı çok anlamsız baktı yüzüme. Tabi onun için normaldi bütün bu güzellikler, ya da farkında bile değildi. 

Bu rüya şehrini geride bırakıp güneye devam etmiştik. Ancak o buzlu camlardaki görüntüler gözümün önünden gitmiyordu. Mersin güneş altındaydı. Kız Kalesi’ne bakan otele yerleştik. Akşam yemeği için hazırlandık. Yemeğe inip siparişimizi verdik. Mersin’e gelipte balık yememek olmazdı. O gün hiç haberleri dinlememiştik. Bu gün neler oldu, neler oluyor diye merak etmiştik ama tatilimizin de tadını çıkartmak istiyorduk. Haberlerde hiç güzel bir şey söylenmiyordu bugünlerdeki gibi.

On bir yaşındaki oğlum yemeğin gelmesini beklerken televizyon olan bölüme geçmişti. Hemen arkadaş bulup iyi vakit geçireceğini biliyorduk. Üstelik arkadaş olurken yaş hiç önemli değildi onun için. Bizde Kapadokya’nın karlar altında ne kadar muhteşem olduğunu ve gözümün önünden gitmeyen buzlu camları konuşuyorduk içkilerimizi yudumlarken. Birkaç dakika geçmeden oğlum yanımıza geldi. “Anne, Uğur Mumcu’yu öldürmüşler” dedi. Biz birbirimize baktık. “Hadi canım, yanlış duymuşsundur” diyerek ciddiye almadık oğlumu. O ise ısrar ediyordu “ Baba, orda bir amca ağlıyordu. Neden ağladığını sordum. O söyledi.”

Biz inanmak istemiyorduk. Oğlum bizim onu ciddiye almamamıza bozularak yanımızdan ayrıldı ve yanında orta yaşlı bir beyi elinden çekiştirerek bize doğru geldiğini gördük.  Ayağa kalktık, mahcup olmuştuk, masamıza davet ettik. Beyin ağlamaklı olduğunu fark ettik. Oğlumun söylediklerinin doğru olmadığını düşünmek istiyorduk. O bey durumu anlamış olmalı ki “oğlunuz doğru söylüyor. Uğur Mumcu’yu öldürmüşler” dedi. Biz donmuştuk. Gözlerimiz aynı buzlu cam gibi olmuştu. Buzlu camın ardından bakıyorduk. O güzelim desenler, kristal görüntüler kızıla bulanmıştı. Telgraf direklerindeki buz dikitler yüreğimize saplanmıştı.

O günden beri nerede buzlu cam görsem Uğur Mumcu gelir aklıma. Ve sözleri, yazıları geçerken gözümün önünden sesi kulağımda çınlar:

 “Vurulduk Ey Halkım, Unutma Bizi.”

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş  

 

Previous:

Doğa ve Sanatla Gelen Şifa

Next:

Tut ki…

You may also like

Post a new comment