Buzlu Kanyonda Yürüsek, İbeks Görsek, Koyun Kessek

26 Ocak of 2011 by

Uzun bir zaman diliminden sonra (araya bir Güney Asya seyahati bile girdi)  Gobi günlügümün notlarını tamamladım. Okumak isteyenler; çayınızı kahvenizi alın, öyle oturun okumaya!!!

Bu sabah kum tepelerine hoşçakal dedik. Saat 14.00’a kadar da öğlen yemeği hariç hiç durmadık. Tam minivan da bunalmaya başladığım anda Yoln Am Kanyonu’na geldik. Şöförumuz Siren, minivan da kaldı. Dinlensin adam. Her gün bu bozuk yollarda direksiyon sallıyor. Rehberimizle kanyonun ağzına geldiğimizde yerlerin ince bir kar tabakasıyla kaplı olduğunu gördük. Ağzı oldukça geniş olan kanyonun içerisine yürüdükçe daraldı. Bir dere yatağına dönüştüğünde derenin üzerinde kah kayarak, kah yürüyerek iki saat kadar yürüdük. Kayalıklı yamaçların doruğunda seyiren kartalların çığlıkları kanyonun içinde yankılanan tek ses idi. Yaz aylarında bir iki ay hariç hep buz tutan bu nehir uzerinde oldukça ilerledik. Havanın kararmasından önce de geri döndük.

Kanyonun içi güneş görmüyor. Her taraf buz. Şelalede de böyle yatılırmış arkadaşlar. BakmayIn siz bu  karedeki  halime, montomu sirf poz için çıkardım, orası çok soğuktu.

Vadinin üstünde süzülen kartallar

Her doğal güzellik yanıbaşına konan Budist bir sunak, vadinin tam genişleyen orta yerine kurulmuş. Herkes birer taş ekleyerek etrafında 3 kez dönerek iyi dileklerini, dualarını sunuyor. Taşların tam tepesine agaç oymadan bir taş, gökyüzünü simgeleyen mavi, güneşi simgeleyen sarı kusaklarla sarılmış, kimisi kağıt paralar bırakmış, kimisi vaitakalar sunmuş bu sunakta. Bizim de birer taşımız oldu.

Kanyon çıkışında taşıtımıza bindik. Yola devam. Akşam olmak üzere.  Zaman ne çabuk geçiyor. Yine ilk önce şöförümüzün görüp işaret ettiği bir yamaçta yaban keçisi için durduk. Alabildiğim en net kare bu oldu. Çok uzaktaydı.

Dazalangad şehrine varmadan once, uzaklarda seyiren keyifle otları yiyen, hatta keyiflerini kaçırdıgımız, gazel aileler… Bu gezide toplam 4 kez gördüğüm bu doğal yaşam çok güzel yaa.

Dazalngad’a geldiğimizde bir apartman dairesinde doktor bir bayanın evinin ikinci odasında ben ve Hollandalı çift, üçüncü odasında rehberimiz kalıyoruz. Sabah öğreniyorumki, şöförümüz Siren ise bu şehirli akşam annesine gidip kalıyor. Tuh keşke akşam bilseydim gidip tanışmak isterdim. Güleryüzlü komik şöförümüz Siren 55 yaşlarında. Annesini tanımak isterdim doğrusu. Banyo ve mutfağını paylaştığımız doktor hanımı sadece kısa bir süreliğine gördük, çalışıyordu. Evini de ek iş olarak kullananlardandı. Doktor maaşları 300 – 400 dolar civarında imiş.

O akşam aileme haber vermek için bir internet bulayım dedim. Ancak dakikalarca beklemekten bıkınca vazgeçip telefon ettim. Net hatları çok ama çok yavaştı.

Tur arkadaslarım evde kaldı. Ben de hemen kaldığımız apartmanın yanındaki rengarenk ışıklı bir retoranta girdim. İçeride bir masada iki genç çift, diğer masada bir çiftle hareretli konuşan uzun çizmeli uzun saçlı ve uzun boylu bir bayan beni süzüyor, pek yabancı gelmiyor galiba! Sonra anlaşılıyorki her şeyi uzun olan bayan yerin sahibi. Bara geçiyorum, arkadaki rafta ne mi var? Çesit çesit votka, votka, votka.  Baskada bir şey icmiyor bu millet. Bir bardak rica ediyorum her seferinde aynı sey minicik bir bardağa sek koyuyorlar. Karıştırıp içmek için büyük bardak ve portakalü sorana kadar canım çıkıyor. Neyse sonunda anlatıyorum. Bir dublelerini içtikten sonra kapıyı açacak arkadaslarım uyumadan doktorun evine dönüyorum. Sıcak duşun keyfini alıp başımı yastığa koyuyorum.

Sabah kahvaltıdan sonra şehrin Pazar Meydanı’nda dolaşıyor bir kaç ihtiyacımızı alıyoruz. Makinama yedek kart arıyorum, bulamıyoruz. Bizi kopya yapabileceğimiz yere, Gobi televizyon şirketine yönlendiriyorlar.  Hep beraber oraya yürüyoruz. Ülkenin önemli kanallarından içeri girdiğimizde bir iki ofiste masa başında çekimleri gözden geçirenlerin yanından geçip kopya yapacak kişiye bir saat sonra alabileceğim kartımı bırakıyorum.

Kart alındı. Oh be ,bulamazsaydım strese girecektim. Neden yedek kartlarını başkentte unutursun Mel, bak bir kopya, bir kart parasIna mal oldu, dedimse de tazelenmiş  kartla çektigim ilk kareden sonra ne kadara mal olduğunu unuttum bile.

Düştük yollara yine. Gobi gezimizin son gecesi olacak. Bütün gün kimseyi görmedik. Sadece birkaç baraka evin olduğu bir kasabadan geçtik. Bu barakalarsa yanıbaşında kömür ocağında çalışanlar için yapılmış bir yerleşim yeriydi. Koca dev kamyonlar bir benzin istasyonu çalışanı da kadın.

Öğlen yemeği, derken kalacağımız genç çiftin ger çadırına geldik. İceride, iki de misafirleri var. Yine çömelmiş çaylarını içiyorlar. Tanışma faslından sonra eşyalar indirildi. Yataklar seçildi, yanan sobanın başında ısındıktan sonra hemen yakın cıvardaki kayalık yapının arasındaki manastıra gidiyoruz. Gerçi manastırdan bir şey kalmamış. Zamanında yüzyılın ortalarına kadar bin tane keşişe evsahibi olan yer, en son Rus işgaliyle katledilmiş, hatta 3 keşişi kaçarak tam on yıl bize gösterilen bir kayalığın içindeki küçük bir mağarada yasamış.

Kaya yapısı çok ilginç. Bilmem bilirmisiniz, ülkemizdeki Aydın Çine’deki kaya yapısına benziyordu. Aşınmalardan sonra ayakta kalmış üst üste yerleştirilmiş gibi duran kayalıklar akşam güneşinde kıpkırmızı parlıyordu. Çıktık kayaların üstüne. Uzayan bozkıra bakıyoruz. Kareler çekiyoruz. Taş sunağa bir taş koyup, bu hüzün taşan yerin kalıntılarına bakıyoruz.

Evin hanımı çok sevimli, konuşkan. az da olsa İngilizce biliyordu. Karanlık basmadan keçileri, koyunları getirmeye giderken ona eşlik ettim. Beni pek sevdi! Girdi koluma, konuşarak keçileri almaya gidiyoruz. Pek uzakta değiller, getirdik, bir kaçını sağdı. O ara üşüdüm. Birkaç dakikalığına çadıra girdim, ısındım. Çıktığımda çadırın önünde iki bey koyunun birini yere sermiş kesecekler. Hemen makinemi kaptım, izliyorum. Ayakları tutulmuş sirt üstü yatırılmış koyunun tam karnına bir bıçak sokuldu. Adam elini bu delikten sokup koyunun midesinde birşeyleri koparır gibi hareket yaptı. Elini çıkardı, koyunu başından, ayaklarından tutuyorlar. iki dakikaya kalmadı canı gitti hayvanın. Derisini yüzmeye başladılar. Çok ustaca tertemiz yapıyorlar. Hava karardı, nasıl görecekler derken çadırın içine bir naylon serildi. Koyun iki erkek tarafından yarı yüzülmüş şekilde içeri kapı eşiğine alındı. Diğer çadırda sobanın başında oturan arkadaşlarıma;

– Kesim var bakmak isterseniz gelin, dedim.

Marijn geldi girdik, kesime devam, hayretle izliyoruz yere gelen sırtı hariç derisi yüzüldü, ardından karnını kestiler.

– Of of  bir koku…

Bağırsaklar çıkarılana kadar sobanın ısıttığı çadırda bir koku patladı sormayın. Sakatat çıkarılıp dışarı alındıktan sonra rahatladık. Sonrasını çok farklı olduğu için açıklamaya devam edeceğim. Bu arada yere sıçrayan bir damla kan yok!

Hayvanın sırtı yerde, göbeğinin içinde biriken kanı bir kase ile alıp tencereye topladılar.

– Ne olacak diye sorduk.

Bağırsaklar temizlendikten sonra kanla doldurulup ağzı bağlanıp haşlanacakmış. İngilizlerinde  bunun aynısını yaptıklarını hatırladım. Buna black pudding derler, kan sosisi yani. Neyse sonrası hayvanı 4 – 5 parçaya ayırıp dışarıdaki teneke dolaba taşıdılar. Doğal buzlukları iki saate kalmaz dışardaki – 25 C de tas olur!! Marijn’le soyle birbirimize bakıp

– Sen bunun tadına bakacak mısın? Gibi işaretleşirken kafayı ‘hayır’a sallıyoruz. Bağırsaklar çok az bir suda çarçabuk temizlendiği için yememeyi tercih ediyoruz. Bir de galiba içerdeki kesim kokusu pek hoş olmadığındandı, yoksa bakacaktık.

Söylemeden edemiyeceğim, cok komiktir! Biz yemiceğiz dedik ama rehberimizden öğreniyoruz ki biz yani ben ve Marijn bunu zaten yemişiz. Bir kaç gün önceki ailemize vardığımızda, gelir gelmez bize ikram edilen çayın yanında börek gibi bir şeyler vermişlerdi, almıştık. Biraz yağlı olmasına rağmen çok da lezizdi. Meğer içi kuyruk yağı ve kan imiş. Bir yeni şeyi daha denemiş olmanşn artısıyla gülüştük. O geceyi rehberimiz Chana’nın yaptığı yemeği yedikten kısa bir süre  sonra noktaladık.

Ertesi sabah artık yolun son bölümü. Akşama başkent Ulanbator’a dönüyoruz.

Dönüş yolunda bir ara ciddi bir kazaya ramak kalmıştı. Minivan da sakince otururken bir gümbürtü. Taşıt bir o yana, bir bu yana salladı. Karsımda oturan Marijn ve Elize üzerime fırladı. Sarsıntıyla biraz dağıldık. Şoktayız, ne oldu. Evet, yine olan olmuştu. Gezimizin ikinci gününde aksından fırlayan teker bu kez yine çıkmıştı, ucuz atlattık bu kez. İyi sallandık. Neyse ki devrilmedik. Ee, bu kez ne yapacağız, etrafta kimse yok. Siren, taş bulmamızı istiyor. Kriko yeterli gelmiyor. Hepimiz dağılıyoruz. Otaların arasında zar zor ancak iki taş buluyoruz. Bu arada rehber, o kadar uzaktaki gözlerimiz zor arıyor. Nereye gidiyor bu kız derken, bir süre sonra eski bir üs kamyonuyla geri dönüyor. Nerden buldun kuzum sen bu insanları dedik. Çocuklarıyla bozkıra dağılan sürüsüne bakmaya çıkmış bu kişiler. Siren’e yardım ederek iki saate kalmadı yine oturduk koltuğa. Bu kez biraz daha tedirgin artık üçüncüsü olmasın!! Şehre az kaldı, dayan taka minivan. Siren, aksına iyice baktır. Böyle çıkma bak, çok tehlikeli… Gibi şeyleri içimizden söylüyoruzda Siren’e kızamıyoruz. Adam endişeli. Şikayet edersek kiralayan tur sirketi bi daha iş vermez diyor. Sen iyisi mi taşıtına baktırsan iyi olur diyebiliyoruz ancak.

Aramızda on iki günün ne kadar da çabucak geçtiğini konuşuyoruz. Çabuk ama düşündüğümde gördüklerimiz, yaşadıklarımız upuzun bir  maceraydı. Gezinin her karesinin ruhumuza serptiği bir tutam duruluğun yeşeren tohumları Gobi Çölü kadar buyumuştu. Bu durum hoşumuza gitmiş. Bizi sanki sarhoş etmişti. Kendi sakinliğimize şaşıyorduk.

Yasamımda bana böyle değişik bir huzuru veren bomboş gibi gözüken, aslında dopdolu olan bu bozkırlardaki doğa ,coğrafya Yörüklerin adaptasyonlu basit yaşamı, doğanın sunduğunu koruyarak tüketmeden kullanımına en iyi örneklerinden.

ONLAR – Gobi Yörükleriymiş!!

Previous:

Uçsuz Bucaksız Sarı Deniz

You may also like

Post a new comment