Çakı, Kâğıt ve Kalem

08 Haziran of 2015 by

Herkesin sıkıldığı, içinden çıkmakta zorlandığı sorunlarla boğuşmak zorunda kaldığı dönemler olur. Alıp başını gidesi gelir, ama nereye? İşte nereye sorusu akla geldiğinde ilk akla gelen ıssız bir adada yapayalnız kalabilme arzusudur. Ki bu arzu çoğu kez soru olarak da gelir insanın karşısına. Sık haliyle ‘ıssız bir adaya düşersen yanında olmasını isteyeceğin üç şey’ olur.

kargicak koyu

Bana da bu soru sorulduğunda çok uzun uzun düşünmeme gerek kalmamıştır çoğunluklar. Temelde isteyeceğim tek bir şey olur, çalışma odam deyiversem sorunum kalmaz o ıssız ada her neresi ise. Tabi üçten çok daha fazlası vardır benim çalışma odamda. Bir kere kütüphanemdir çalışma odam, çalışma masam yazın okyanusumdur. Dolaplarımda sıralanmış olan gereçler tam da ıssız adada ihtiyaç duyulacak türden eşyalarla bezelidir. Haliyle çalışma odamı yanıma alabilsem, işte o ıssız ada benim tam da arayıp da bulamadığım bir yer haline de gelmiş olacaktır. Haliyle bu pek mümkün olabilir mi bilemem ama benim çalışma odam bir nevi ıssız adamdır da. İçinde elektriği olan, kahve makinesi barındıran ve tam karşımdaki sebilin üzerine takılı damacananın içinde göz kırpan soğuk suyumla. Haliyle işte tam da istenilen ıssız ada formatı gibi gelebilir akla.

Muhakkak ki, sırdan bir odadan ziyade, bir adanın ruhunda saklanmak fazlasıyla keyifli olacaktır. Doğada olmak düsturunu benliğine kazımış biri olarak, masamın üzerindeki bir hamakla sınırlandığı kapalı alanın dışında kapalı alanın olmadığı, tropik ormanın gölgelerine sığınmış bir çalışma alanında olarak pek de güzel olurdu. Kim bilir ne hikâyeler sızardı romanlardan akan suların serinlettiği ruhumdan sızan kelimelerin kayıp yazına dönüştüğü kâğıtları düşlemek gerçekten heyecan verici. Ve tabi fotoğraf makinelerimin de yanımda olduğunu düşününce, o ıssız ada hiç de sıkıcı bir yer olmaz kuşkusuz benim için. Hatta bırakın zorunlu kalma durumunu, keyifle olma haline bürünebilir.

Lakin soruya verdiğim yanıt olan çalışma odam tek isteğimin kabul göreceğini tahmin etmiyorum. Sadece üç nesnel istek zorunluluğu olacaktır kuşkusuz. Ve ben de sadece üç şey isteyebileceğim sonucuyla karşı karşıya kalacağım. İşte o noktaya gelindiğinde de cevabım temelde basit. İsviçre çakısı, kalem ve kâğıt. Fotoğraf makinelerimin ve kitaplarımın olmayacak olması benim açımdan önemli bir yoksunluk durumu yaratacak olsa da durum bu olurdu. Araya çaktırmadan sırt çantamı da katabilir miyim acaba diye zorlamakta da fayda olacaktır. Denemeden bilemeyiz değil mi?

Şunu da ilave etmeliyim ki, seçeceğim İsviçre çakısı, çoklu niteliği olmasının yanında, niteliklerinden biri bünyesinde çakmak taşı taşıyor olması mutlaka olmalı. Ne de olsa o ıssız adada yeniden medeniyetimi kurmak durumunda kalacağım ve bu kurlum için ateş olmazsa olmaz olacaktır. Malum ateşin keşfine kadar çok çok yavaş ilerleyen insan medeniyet yürüyüşü, ateşin keşfi kullanımıyla birlikte büyük ve seri adımlarla yolculuğuna devam edebilmiş ve bu günlere değin gelebilmiştir.

Durumun garip yanlarından biri de, daha doğrusu sorunun, ceza olmaktan çok ödül konumunda oluşudur kuşkusuz. O halde, yaptığımız bu uzun medeniyet yolculuğundan bir memnuniyetsizliğimiz olmalı. Olmalı ki, ıssız adaya düşme fikri bile insana heyecan verici gelebiliyor. Sanırım bu noktada, doğanın bir olgusu olduğumuz gerçeğinin genlerimizdeki yerini güçlü bir şekilde koruyor olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Doğada yaşam fikri, gerçekte bir fikir olma haline geldiği için bu haldeyiz belki de… Oysa biz de doğanın bir parçasıyız ve doğada yaşam sadece bir fikir olarak hayatımızın bir yerinde kalmışsa, burada gerçek bir sorun var demektir.

Neyse ki ben de çok garip değilim, değilim ki, üç isteğimin üçü de medeniyetin nimetleriyle ve kültürün sesleriyle yüklü. İşte üzerimizdeki bu yük, kültür dediğimiz yaşanmışlıkların birikimiyle benliğimize kodladığımız ve geliştirerek aktardığımız şey bizim gelişmişliğimizin de aynası, ışığı ya da gerçeği. Bağımlılıklarımızın temel taşı kültür dediğimiz biriktirdiğimiz yaşanmışlıkların anımıza dokunuşu. Yen dünya düzenin hızlı iletişim imkânlarıyla daha da yakınlaşan tüm kültürlerin içi içe geçme hızı belki hiç bu denli sarsıcı olmamıştı on binlerce yıllık kültür birikim yolculuğumuzda. Hiç bu kadar yakın olmamıştık biri birimize. Ama ne olursa olsun, tüm kültürlerin bir biçimde benzeştiğine yaptığımız şahitlik artık bizleri de şaştırmıyor ve aslında ne denli benzer olduğumuz anlamamıza yardımcı oluyor. Tüm kültürler bir biçimde mutlu olmanın yollarını arayarak yaptıkları uzun yolculuklarla biri birlerine hiç günümüzde olduğu değin yakınlaşmamıştı. Oluşan bu yakınlık etkileşimin getirdiği güzelliğin yanında bazı tehlikeleri de bünyesinde barındırıyor, sanırım mühim olan bu tehlikeleri kavrayabilmek ve maalesef bu konuda henüz yeterince tol alamadığımız gösteren birçok sonucu yaşıyoruz yüzyılımızda. Yok olan bizim dışımızdaki türlere yeterince önem vermiyor oluşumuz bir yana, kendi türümüzün yarattığı yok olan kültürleri de yeterince önemsemiyoruz. Belki de önemseyebilsek bizim ait olduğumuz, insanların var ettikleri kültürleri yok etmemeyi, diğer türleri de yok etmemiz gerektiği gerçeğine sarmaş dolaş yapışıp önüne geçebiliriz yok oluşların. İşte bu yok oluşların olmadığı bir ıssız adadır bizi içine çeken ve o tehlikeli ortam gitme teklifini bir ceza değil de ödülmüş gibi hissetmemizin nedeni…

Göktürk Günal

Previous:

Totem, At ve Davul

You may also like

Post a new comment