Calangute

15 Eylül of 2011 by

07.09.2011

“Gece, şehrin etrafında rüzgâr gibi döndüm, dolaştım, su gibi aktım. Gece vakti şehrin etrafında dolaşan kişiyi uyku tutar mı? Her şeyi, yerli yerinde isteyen akıldır; yoksa sarhoş olmuş, yerlere yıkılmış olandan, iyiyi kötüyü ayırt etmeyi, edepli olmayı bekleme.”

Bizi karşılayan kalabalığı şaşkınlıkla izliyorum. Bir süredir bu kadar kalabalığı hiçbir yerde görmemiştim. Genel olarak sakin ve huzurlu yerlere gittiğimiz için beklenmeyen durumla karşılaştık. Yolların kalabalığından burasının da böyle olacağını anlamalıydık. İneklerle kumsalın, elbiselerle denize giren Hintlilerle, satıcıların kol kola gezdiği bir plajdayız. Yolda yorulduk ve bugün musonlardan eser yok. Gökyüzü taptaze açık ve güneş ortalığı kavuruyor. Oturup soğuk bir şeyler içmek için bir yere giriyoruz. Hemen yanımıza gelen biri var. Cüzdanını açıyor ordu mensubu olduğunu anlatıyor. Para isteyecek diye düşünürken ‘sizinle fotoğraf çekilmek istiyorum’ diyor. Elbette diyoruz seve seve. Etrafa bakınıyor adam ve o anda direk durum her zamanki gibi anlaşılıyor. Etrafta gezen fotoğrafçılardan birine bakıyormuş. Onu çağırıyor fotoğraf çekmesi için. Durduruyorum. ‘Eğer fotoğraf çekilmek istiyorsan bak bizimde makinemiz var çekilelim ben sana bu fotoğrafı mail atarım’ diyorum. Bozuluyor. Hala bizimki değil de o fotoğrafçının çekeceği fotoğraf konusunda ısrar ediyor. Sen bilirsin diyorum fotoğrafını çekip bak bu daha güzel diye ona gösteriyorum. Sonra oturduğumuz yerin çalışanları adama bir şeyler deyip gönderiyorlar. Hintliler çok tuhaf insanlar. Para kazanmak için böyle yollara başvurmuşlar. Bizdeki dilencilik kafasının başka bir boyutu aslında. Daha öncede çok karşılaştık. Sizden para istemiyorlar ama size para harcatıp, anlaştıkları insanlardan komisyon alıyorlar. İşin içine komisyon girince de her şey daha pahalı oluyor. Aynı şey kalacak yer bulurken de geçerli eğer sizi biri götürüyorsa hemen kurtulmak gerek yoksa gittiğiniz yerdeki insanlar sizi getiren adamın komisyonunu da ücretinize çaktırmadan ekliyor.

 

Hal böyleyken sürekli yanımıza gelen insanlardan sıkıldık. Fotoğraf çekilmeci adamdan sonra bilezik satanlar, kıyafet satanlar dondurmacılar bir türlü rahat vermedi. Baktık oturulacak gibi değil, en azından etrafı gezelim neler var neler yok bakalım. Koskoca plaj ucu bucağı görünmüyor. Sezondan dolayı çoğu yer kapalı, yeni yeni açılanlar, tadilat olanlar var. Ama anladığım kadarıyla Hindistan’ın her yerinde olduğu gibi burada da değişmeyen tek şey insan. Okuduğum bir yazıda şöyle diyordu; Hindistan’da Himalayalara da gitseniz, en ücra ormanlara da girseniz, Racasthan’ın çöllerinde de olsanız görememe ihtimaliniz olmayan tek şey insan. Burada kimse yoktur diye düşündüğünüz anda bile uzaklarda aslında bir ‘sadu’ kutsal yolculuğunu yaparken dinleniyor olabilir. Hindistan’ın yarısını gezdik ve bu durumu onayladık. En olmayan yerlerde bile evler, çadırlar, insanlar var. İstanbul’un kalabalığına, hayat keşmekeşine Ankara’dan gelip zor alışmış biri olarak 950 milyonluk Hindistan’dan sonra İstanbul bize neler yaşatır acaba?

Ne kadar Calangute’de dişe değer bir şey bulamasam da hemen denizin dibinde olup onun köpüklü dalgalarının keyfini çıkarmak insanı rahatlatan bir şey. Hiçbir şey yapmasanız da öylece saatlerce burada durup heybetli heybetli üzerinize gelen denizi izleyebiliyorsunuz. Canınız isterse gidip girebiliyor, canınız isterse hemen kumsaldaki yerlerden birine oturup bir şeyler içebiliyorsunuz. Hindistan’ın güney sahillerinde ki abartısız binlerce sahilden biri daha bu. Burada kendinize has bir dinginlik bulabiliyorsunuz. Bunalsanız bile kendinizi atabileceğiz, oturabileceğiz, keyif yapabileceğiz, kendiniz yaratabileceğiniz bir yerler var. Yerel halkı da zaten demiştim daha sıcaklar. Kuzeydekilerin orayı, güneydekilerin burayı övmelerini, aralarındaki çekişmeyi şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Kuzeyin dağları, güneyin kumsallarına karşı…

Geri dönüş zamanını yine gün batmadan yapmaya gayret ediyoruz çünkü hala yollara vakıf değilim. Çoğu kez kaybolma olayını yaşadık ve eğer benzinimiz biterse bulabileceğimiz bir istasyon yok. Var aslında da gece kapalı. O yüzden ötesini bile göremediğim ormanların içinde kaybolmak istemiyorum. Geceye kalmayalım derken bu seferde benim şom ağızlılığım yüzünden musonlara yakalanıyoruz. Kask kullanmadığımız içinde yağmurda görüş mesafemiz hiç yok denecek kadar. Üstüne yağmurda yol alamaya çalıştığımız zaman yağmur taneleri her yerimize çivi gibi bakıyor. Normalde yüzümüze ağzımıza çarpan sineklere böceklere, üzerimize atlayan kurbağalara alıştıkta yağmur sorunu bir türlü çözemedik. Kenara çekip beklemekten çaremiz yok elbette. Bastırıp duruyor. Sonra bir daha yağıyor. Dalga dalga gelen yağmur. Tam anlamıyla bitmesini bekliyoruz ki bu da zaten gece oldu demek. Yola düşüyoruz tekrar. Olabildiğince yavaş ve tabelaları kaçırmadan bir iki sapak kaçırsak ta geri dönmeyi başarıyoruz. Yavaş yavaş alışmak lazım geceye…

Previous:

Vagator

Next:

Chapora

You may also like

Post a new comment