Canan Khan

09 Mayıs of 2011 by

15 Ekim 2006, Pishin

‘Bilgi ve dil ayrı şeylerdir. Tin, yalnızca deneyimlenebilir!’ Don Juan Matus

Odak noktası olmak; ne yaparsam yapayım, yüzümdeki mimiklerden her türlü hareketime, yaklaşımlarıma kadar inceleme altındayım. Ben de onları gözlüyorum. Bu durum, hem onlar için hem de benim için ‘değişik.’


Toprakta yalınayak yürüyorum; yağmur görmediğinden sert bir toprak, açık renk, açık sütlü kahve gibi. Şöyle bir avlunun dışına çıktım. Ortalıkta dolaşan çok fazla çocuk var, doğum kontrol belli ki buralarda uygulanmıyor ya da ‘günah’ olarak kabul ediliyor! Diğer avluyu bulunduğum avludan ayıran küçük, dar kapılar gördüm. Veya özellikle giriş, çıkışlar için bırakılmış kapı yerleri vardı. Avluları çevreleyen, sınırları çizen yüksek duvarlar dışarıdan içerinin görünmesini engelliyordu.

Kadınlar ve çocuklarla beraber biraz yürüdük. Komşulara uğradık. Hiç konuşmadan, hareketlerle anlıyoruz birbirimizi. Eğer sohbet etmeyecekseniz insan ne istediğini, ne beklediğini, aynı şekilde karşıdakinin de ne söylemek istediğini anlıyor. Hatta ilk defa böylesi bir deneyim yaşadığım için bunun kesinlikle mümkün olduğunu kendi gözlerimle gördüğümü söylemeliyim. Üstelik karşıdaki insanın duruşundan, yaşayış biçiminden, kıyafetlerinden, gözlerinden nasıl bir ruh hali içinde olduğu da anlaşılıyor. Sözler olmayınca konuşan şey daha da keskin ve net oluyor.

Yerde oturan, örgü ören kadınların arasına biz de oturduk. Bir tanesi dikiş makinesinde dikiş dikiyordu. Bir diğeri önündeki kızın saçlarına sarı renkte telimsi bir şey takıyordu. Gözüme hoş göründü, beğendiğimi anlayınca bana da yapmak istediler. Simsiyah giyinmiş, gözleri siyah sürmeli bir kadındı, saçlarıma dokunan. Kadından bana ulaşan his; sert, katı kuralları olan biri olduğunu fısıldıyordu kulağıma.

Ardından eve geri döndük. Yemek zamanıydı. Alauwedi, birlikte pazara gitmemizi önerdi. Ailenin tüm bireyleriyle tanışmıştım ama arabayı kullanan şişman, güler yüzlü adamı ilk defa görüyordum. Sanırım akrabalarıydı. Büyük, siyah bir 4×4 ile yollara düştük. Pazar yeri Quetta’daydı. Manavdan alacaklarını bana seçtirdiler. Bu nazik davranışları karşısında onlara olan sevgim bir kat daha arttı. Görünen yüzde ilk izlenim olarak kaba saba görünebilirlerdi belki ama ince bir ruhları vardı ve ‘konuk’ onlar için çok önemliydi; ‘Tanrı misafiriydi’.

Eve döndük ve onlara yemek yaptım, yemek çok neşeli geçti. Canan Khan, Alauwedi’nin kardeşiydi ve aramızdaki neşe kaynağı da oydu. Aramıza İngilizce bilen bir akrabaları da katılınca ki her ne kadar Muhammed’in aksanı onu bazen zor anlayabilmeme neden oluyorsa da sohbet edebilme ve birbirimizi daha iyi anlayabilme imkânı da bulmuştuk. Canan Khan iki de bir de bana ‘Selma Khan’ diyordu. Anlamını sonradan öğrendim. Meğer Pakistan’da kadınlara ‘bibi’ erkeklere de ‘Khan’ denirmiş. Ve bana tek başıma yollara düşmemden ve korkmadan buralara kadar gelebilmemden ötürü Khan demeyi uygun bulmuşlar. Güldük, hep beraber ve orada kaldığım süre boyunca bana hep ‘Selma Khan’ dediler.

Canan Khan hiç evlenmemiş, daha doğrusu evlenememiş; çalışmadığı, para kazanamadığı için. Abisinin evinde, yaşamında kendine bir yer edinmiş, orada yaşayıp gidiyor. Kimsenin bir şeyine karışmayan, kendi halinde biri.

Akşama doğru bir başka akrabalarına götürdüler beni. Koskocaman bir avlu ve yan yana dizilmiş bir sürü kapı gördüm. Kapılar tek odalara açılıyordu. Bazen de iki. Aile tüm bireyleriyle; kaynanalar, büyükanneler, büyükbabalar, kardeşler, kardeşlerin aileleri de dâhil olmak üzere hep birlikte yaşıyorlardı. Anladığım üzere aşiret geleneği vardı burada. Bireylerin tek başına hareket etmeleri söz konusu değildi!

Aramızdaki kadınlardan biri, beni elimden tutup odasına götürdü. Odasını gösterdi bana; yatağını, işlemelerini, örtülerini, kıyafetlerini, takılarını, ardından bir peçeteye bir parfüm sıkıp elime verdi. Kokladım, ardından bir başka peçeteye tekrar başka bir parfüm sıkıp onu da verdi, onu da kokladım, ardından bir tane daha. Bunları yaparken sahip olduklarına sahip olduğu için ve bunları bana gösterdiği için mutlu olduğu ve bana gösterirkenki hali gözümden kaçmadı. Kadın yeni evli sayılırdı ve henüz çocuğu yoktu. Çocuğu olanlar da hem ellerinde, hem kucaklarında hem de karınlarında taşıyordu olan ve olacak olan çocuklarını!

Onlar için yaşam buydu; aile kurmak ve çocuk doğurmak. Erkekler birden fazla kadınla evlenebiliyorlarmış ama benim yanlarında bulunduğum ailede bu yoktu.

Alauwedi ise bu anlamda gözümde daha da büyümüştü.

 

 

Previous:

Taftan Çölü’nden Peştun Köyüne

Next:

Dokunuş

You may also like

Post a new comment