RSS Feed ile abone olun


Çapati

[ 0 ] 24 Mayıs 2011 | Yazar:

Amritsar, 06 Kasım’06

Yolda olmaya devam etme isteği duymaya başladım yeniden. Zaten bulunduğum yere çok yakın olan tren istasyonuna gidip bir bilet alma niyeti ile bisikletli rikşaya atladım. Rikşaya binmek için bahane arayan yanıma uyarak…

Tren istasyonunda yabancılar için uygulamalar eğer numaralı bilet alınacaksa bir gün önceden yapılıyormuş. Yola çıkma isteğim ertesi güne kalamayacak denli yoğundu. O nedenle de otobüsle gitmeye karar verdim, niyetim gece yolculuğu yapmak. Odaya dönüp çantamı hazırladım ve kirli sokaklar arasında dolaştım bir süre daha. İki ayakkabı taşıyorum, biri sıcak havalar için sandalet, diğeri soğuk havalar ve uzun yürüyüşler için bot. Hindistan’da malum yaz çok sıcak, en ideal zaman ise yılın bu zamanları. Her ne kadar birden bardaktan boşanırcasına indiren ‘muson yağmurlarını’ göremeyecek olsam da sıcak havalar bana göre değil. Ben ‘serin’ seviyorum…

Alışveriş dükkânlarının cazibesi engel olunacak gibi değil. Kendimi tutuyorum. Hafif, taşıması kolay nitelikte olursa alabilirim diye ikna etmeye başlarken buluyorum kendimi ama bir süre sonra o hafif şeyler bile bir ağırlık oluyor, biliyorum. Bu çok tuhaf; yaşamda da böyle, her şey ne denli küçük gözükürse gözüksün, var oluşun içinde bir yer işgal ediyor. Ve bir de bakıyorsun yeni bir şey için yer kalmamış. Bu düşüncelerde, eşyalarda, içimizde ve dışımızda ne varsa hepsinde de aynı. Yine de kıyafetin; dokusu, rengi, kumaşı ve tasarımı bir bütün olarak yerindeyse onu almaktan başka da çarem kalmıyor. Sokaklardaki renklilik, alışveriş dükkânlarından da taşmış vaziyette. Bu yüzden buralarda fazla oyalanmanın hakkımda hayırlı olmayacağını düşünerek olabildiğince uzak durmaya çalışıyorum.

Ardından dikkatim yolda gördüğüm insan yüzlerinde yoğunlaşıyor. Doğrusu pazaryerinde gördüğüm bir çocuktan gözlerimi alamıyorum. Çocuğun yüzü öyle siyah ki ve gözlerinin iriliği; ona baktıkça beni bir ‘ürperti’ alıyor. Onun bende uyandırdığı ürpertiye ise neden şaşırdığımı düşünürken buluyorum kendimi. Dikkatimi çeken bir başka şey de insanların inançları ve değer yargılarını üstlerindeki elbiseye taşıdıklarını fark etmekti. Sikhler, Hindular, Sadular*, dilenciler; her birinin kıyafetinden düşüncelerinde ve duygularında neyi taşıdıkları anlaşılıyor, keza kadın ve erkek’ lerin kıyafet seçimleri de öyle. Kadınlar, dişiliklerini ve güzelliklerini takılar, makyaj, halhal ve renklerle birleştiriyor. Her biri renk renk. Üzerlerindeki sârilerin güzelliği karşısında insan gözlerini onlardan alamıyor. Erkeklerin de büyük çoğunluğu geleneksel giyiniyor; bol ve ince şalvarımsı, tarif edilmesi zor bir giysileri var. Bu geleneksel giyim şeklini görmek benim için çok keyifli. Zira yolda olduğumu ve farklı bir yerde bulunduğumu daha çok hissediyorum böylelikle…

Derken karnım acıkıyor, gözüme kestirdiğim bir yere oturup menüye bakıyorum. Neyin ne olduğunu anlamak zor içlerinden bir tane seçip söylüyorum. Hintliler ekmeğe ‘çapati’ diyor. Çapati öyle güzel bir ekmek ki, öyle hafif, öyle lezzetli ki çapatiye doyamıyorum. Hatta yollarda azık niyetine atıştırdığım da çok oluyor. Yemeklerin, hatta böreklerin bile Hindistan’da bol acılı ve bol baharatlı olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? Ama baharatın ne kadar güzel bir şey olduğunu ve aslında her yemeğe yakıştığını doğrusu ben de kabul edenlerdenim. Ve kokular. Yemeden önce burna gelen hoş kokular insanın açlığını daha da pekiştiriyor, yemekten alacağı lezzeti de…

Hava kararmak üzere. Odaya girerken kapıdaki Sikh görevliyle selamlaşıyoruz. O’na teşekkür edip minnettarlığımı ifade ederken aynı anda da bahşiş vermeyi ihmal etmiyorum. Oda komşularıyla da vedalaşıp Altın Tapınak’tan bende bıraktığı hoş etkilerle birlikte ayrılıyorum.

Yeni bir yere gidecek olmanın heyecanı otobüse binerken daha bir sarıyor beni. Zira Amritsar’a hoşça kal derken sabaha doğru Dharamsala’ya merhaba diyeceğim…

Yolda Hindistan’ın bende uyandırdığı his sardı beni. Buraların ne kadar da ‘mistik’ olduğunu düşündüm. Otobüslerde, rikşalarda, caddelerde gördüğüm meditasyon yapan kişi imgeleri meditasyonun yaşamlarındaki yerini belirli kılıyor ve her zaman hatırlatıcı bir sembol olarak her yerde ortaya çıkıyordu.

*Sadu: Sadhu; kendini dünya nimetlerinden çekmiş, tüm maddi ve cinsel bağlarını bırakarak ormanlarda, mağaralarda, tapınaklarda yaşarlar. Hintlilerin inandığı kama – eğlence, dharma – görev – ve artha – pratik amaçlar – ile ilgilenmezler. Salt meditasyonla özgürlüğe ulaşabileceklerine inanırlar. Ve giysileri ‘vazgeçişi’ ifade eden bir sembol gibidir. Meditasyonlarında ‘karma’* etkisinin ortadan yok olması için kendilerine acı çektirmek amacıyla zor pozisyonlarda uzun süre kalırlar. Toplumu koruduklarına inandıklarından halkın çoğu onlara yiyecek verip destek olurlar. Sadular asla sadaka kabul etmezler. Ancak kendisine sadu görüntüsü veren pek çok dilenci vardır.

*Karma: Nedensellik yasası – Etki-tepki yasası -. Karma; arzular, tutkular ve istekler nedeni ile insanın yaşamdaki hareketinin sonucunu er ya da geç deneyimleyerek bundan öğreneceğini ifade eder. Yaratılan karmik durumlar aslında yaşamda öğrenilmesi gereken derslerdir…

 

Kategori: Hindistan Yolu / Selma Akar

 


Bir Yorum bırak




Yorumlarınızda resminizin de görünmesi için üye olun Gravatar.