Cenevre’de Sonbahar… Ağaçlar Kızıl, Sarı, Yeşil…

27 Kasım of 2011 by

(03 – 07 Kasım 2011)

Aslında hiç aklımda yokken bu sefer de yolum İsviçre’yle daha doğrusu resmi adıyla İsviçre Konfederasyonu ile kesişti. Zaten dağları çok sevdiğim için Alpler’le kuşatılmış bu ülkeye yolumun düşmesine çok sevindim…

Ülkenin Fransa, Almanya ve İtalya’yla sınırı var. Bana en ilginç gelen şeylerden biri de şehirleri hangi ülkenin sınırına yakınsa, o ülkenin dilinin konuşulmasıydı. Aynı şekilde yemekler, temizlik, disiplin de komşu ülkenin özelliklerini taşımakta.

Gezime öncelikle Fransa sınırında olan, dolayısıyla Fransızca konuşulan Cenevre’yle başlıyorum. Cenevre’nin nüfusu 185 bin kişi dolaylarında ve İsviçre’nin ikinci büyük kenti. Kişi başına düşen ağaç sayısı ikiymiş. Gerçekten ağaçları saymışlar. Ağaçlar öyle büyük ve heybetli ki hepsini hayranlıkla seyrediyorum. Zaten sonbaharın ağaçlar üzerindeki etkisini bilirsiniz. Sarı – kızıldan kahverengiye birçok rengi içinde barındıran muazzam bir resimdir. İşte çevrem böyle rengarenk. Nefesim kesilmiş durumda. Ağaçları seyretmekten yolda yürüyemez durumdayım. Her birinin fotoğrafını çekiyorum.

Bu derli toplu kentte ilk olarak Cenevre Gölü’ne gitmeyi tercih ediyorum. Göl dediğime bakmayan kıyı uzunluğu tam 73 km. Gölün % 40’ı İsviçre’nin. Geri kalanı ise Fransa’nın. Göl kenarındaki banklara oturup gözümün bir ucuyla Alp Dağları’nın siluetini seyrediyorum. Diğer ucuyla da işçilerin ağaç dallarını budamalarını seyrediyorum. Hava inanılmaz temiz. Kasım ayı olmasına rağmen güneşli bir havaya denk geldik. Bir yandan da yüzüm renk almaya başlıyor.

Banktan kalkıp bu güzel gölün kenarında yürümeye başlıyorum. Ve karşımda meşhur Jet d’Eau sularını püskürte püskürte kendine çağırıyor. Bir fıskiye bu kadar yükseğe nasıl su püskürtebilir anlamış değilim. Tam 140 metre. Ve çok olağanüstü bir şey olmadığı takdirde bu fıskiye hiç kapatılmazmış. Şöyle bir kafamdan hesaplamaya çalışıyorum. Yaklaşık 30 – 35 katlı bir bina yüksekliğinde su fışkırtıyor. Zaten şehrin birçok bölümünden fıskiyenin en ucundaki damlaları görebiliyorsunuz. Buradakilerin şöyle bir deyişi varmış: ‘Fransızlar için Eyfel Kulesi neyse bizim için de fıskiye odur’

Oradan hemen yakındaki Çiçek Saati Meydanı’na yürüyorum. 1955’lerden beri şehrin en önemli simgelerinden biri de buymuş. 650 çiçekle dekore edilmiş bu saatin çiçekleri her mevsim değişiyormuş. Bana pembe – mor – beyaz çiçeklerle dekore edilmiş durumu denk geldi ve çok hoşuma gitti. Zaten mor favori renklerimden biridir.

Buradan Reform Duvarı’na doğru yürümeye devam ediyorum. Zaten her yer birbirine çok yakın olduğu için hiç yorucu değil. Reform duvarına gitmek için kocaman bir parkın içinden yürümeye başlıyorum. Açık havada insanların ayakta oynayabileceği, piyonların dizime kadar geldiği satranç alanından geçiyoruz önce. Biraz durup oynayanları seyrediyorum. Sonra parkın içinde ağaçların baş döndürücü güzelliği eşliğinde yürüyüp reform duvarının önünde duruyorum. Duvarın uzunluğu yaklaşık 100 metre. Burada Latince ‘karanlıktan sonra aydınlık başlar’ yazısını çekmeye çalışıyorum. Fakat duvar çok uzun olduğu için tek kareye sığdıramıyorum. Sonra dört reformistin heykellerini inceleyip yoluma devam ediyorum.

Az ilerde merdivenleri çıkıp başka bir parka varıyorum. Buradan şehrin manzarasını da görebiliyorum. Belediye buraya upuzun ve yemyeşil bir bank yapmış. Upuzun derken abartmıyorum. Herhalde yaklaşık 60 – 70 metre uzunluğunda tek parça bir bank yapmış. Üzerine şöyle bir uzanıveriyorum.

Buradan yavaş yavaş eski şehre varıyorum. 16. yüzyıldan kalma evler çok şirin. Dört beş katlılar. O zamanlar evin sahip olduğu pencere başına vergi alırlarmış. Saydım yaklaşık her evde beş pencere var. Sonunda apartman sakinlerinden biri bana beş değil dört pencere yeter diyerek bir pencereyi çimentolamış. Ve dört pencere üzerinden vergi vermeye başlamış. Yürümeye devam ediyorum. Her evin penceresinden rengarenk çiçekler sarkıyor. Ağaçların renk cümbüşü bir yandan, pencerelerden sarkan çiçekler diğer yaydan kartpostalın içinde yürüyormuş izlenimi veriyor bana.

Yollarda bisikletler, motosikletler çok var. Bir de arabalar çok alem. Daha yaya geçidine gelmeden duruveriyorlar. Birkaç kere ayıp olmasın diye karşı tarafa geçtiğim oldu. Halbuki ben karşıdan ağaçları seyredecektim. Beni arabalar değil de sürekli sağımdan solumdan geçen bisikletler tedirgin etti. Bisiklet trafiğine alışık olmadığımdan kaldırımlarda bisikletlere ayrılmış alanı bolca işgal ettiğim oldu.  Toplu taşımada da elektrik tellerine bağlı tramvaylar ve troleybüsler kullanılıyor. Böylece zaten temiz olan havanın korunması kolaylaşıyor.

Gelelim yemek kısmına. Fransa etkisi dolayısıyla Cafe De Paris soslu biftekler çok revaçta. Önden salata, arkasından biftek ve kızarmış patatesten oluşmuş bir menüye yaklaşık 45 frank (bir İsviçre frangı yaklaşık 2 TL civarında) ödüyorsunuz. Anlayacağınız yemekler burada çok pahalı. Ayrıca mutlaka denemenizi tavsiye edeceğim Raclette ve Fondü var. Onlar nispeten daha hesaplı. Raclette peynirden yapılıyor. Bizim bildiğimiz kaşar sağanda gibi. Peyniri eritip getiriyorlar. Yanında yemek içinde ekmek yerine haşlanmış küçük patatesler veriyorlar. Patatesleri kabuklarıyla yiyorsunuz. Tabağımı ekmek yerine patatesle sıyırıyorum ve tadı çok hoşuma gidiyor. Gayet hafif bir yemek. Fiyatı yaklaşık 18 frank civarında.

Fondü ise etli, tavuklu ve peynirli olmak üzere üç şekilde servis edilebiliyor. Ben peynirlisini denedim. Ateşin üzerine yerleştirilmiş dökme demir kaplarda getiriyorlar. Demir kap genelde turuncu ya da kırmızı gibi canlı renklerde oluyor. Demir kabın içinde beyaz şarapla birlikte eritilen peynir altındaki ateşin etkisiyle fokurdayarak masaya geliyor. Uzun fondü çatallarınıza ekmeğinizi yerleştirip kabın içine bandırıyorsunuz. Tabi şarabın etkisiyle peynirin tadı biraz keskinleşmiş oluyor. Bu zevk meselesi ama bana hitap ediyor. Tatlı olarak da özellikle trufflu pasta yemenizi öneririm. Tabi çikolata seviyorsanız. Çikolata içinde daha yoğun başka bir katman çikolata şeklinde bir yapısı var ki benim gibi çikolata canavarları için birebir.

Bundan sonra sırada Montreux, Gruyere Köyü ve Bern var. Anlatacak ne kadar çok şey var. Yaşasın. Bir sonraki yazıda buluşmak üzere…

Sağlıcakla,

Yazı ve fotoğraflar: Anette Inselberg

 

 

 

Previous:

‘Koyun Ciğeri Nerede Daha Uzun Süre Dayanırsa, Eskişehir Oraya Kurulacaktı…’

Next:

Gölgelerin Yürüdüğü Chateau de Chillon’da İçiniz Ürperecek…

You may also like

  • 10 Haz

    Gölyanı Obası

    Gezi

    Yağlıdere’nin Derindere ve Yeşilpınar köyleri arasında kalan Gölyanı Yaylası doğal çekiciliği ile Giresun’un Uzungöl’ü olmaya ...

  • 08 Oca

    Kartepe’de Sonbahar

    Gezi

    Kartepe, Armutlu Yarımadası’ndan Sakarya ilindeki Geyve Boğazı’na dek uzanan bir dağ silsilesinin en yüksek noktasının ...

  • 27 Mar

    Cincinnati

    Gezi

    Cincinnati, Orta Amerika’nın endüstriyel olarak en gelişmiş şehirlerinden biri. Batı’nın Kraliçesi olarak anılan kentte, ilk ...

  • 25 Nis

    Ana Tanrıça Ülkesi Adrasan

    Gezi

    Batı Antalya olarak isimlendirilen Sıçan Adası’nın bulunduğu alandan, Mavikent’e kadar dünyada eşine az rastlanır bir ...

Post a new comment