Cengiz Kaan’nın Çocukları

19 Ocak of 2011 by

Orta Asya’nın bir parçası var ki, bu topraklarda sükûneti, huzuru, hayatın nimetlerine şükretmemek ve zamanın durduğunu hissetmemek elde değil. Uçsuz bucaksız bozkırlarıyla, güneşin hep içinizi ısıttığı, mavi gökyüzünün sizi sarmaladığı, coğrafya ve iklim şartlarının doruklarda seğirdiği, Yörük yaşamın anavatanı, ekmekleri olan sürülerine, topraklarına saygılı insanlarıyla,   geçmiş yüzyılları bugüne taşıyan doğal hayat tarzlarıyla, dünyamıza minimum zararı veren halkıyla bu toprakların efendileri Moğollar ve toprakları Moğolistan, beni sarmaladı yüreğime minik minik mutluluk, umut ve farklı bir bakış bıraktı.

Yaşam ve iklim şartlarına adaptasyonları,  yetinebilme yetenek ve sanatlarıyla, beni sizi hepimizi hayretlere düşürecek fenomen ve gipta edilecek bir tarzı gösterecek ve emin olun gidip şahit olanların, yaşam değerleri, çabaları ve endişeleri ile ilgili bir daha düşünmesine neden olan güzel bir vesile olacak.

Son yıllarda düzenimi yaşam tarzımı ailevi sorumluluklarımda bana düşen bölümünü yerine getirebilme doyumu ile yaşamımda  – yapılacaklar listesinde öncelik verdiğim, hep yanı başımda hissettiğim,  çocukluğumdan beri içimde olan beni işime, yaşamıma daha çok bağlayan renk katan yeni yerler, yaşamlar keşfetme sevdası bitmedi, bitmesinde…

İşte son yıllarda beni çağıran Moğolistan’da yanı başımda, sırada bekliyordu, hep erteledim nedeni ise o topraklardaki yolculuk ve iklim şartlarının kışın daha zor koşullarda olmasındandı dilediğim köşelerine varamama endişesi idi. İşim nedeni ile yazları gidemediğim bu ülke artık kafamın içinde donup durunca Mayıs ayında aldığım karar ile Kasım – Aralık 2008 tarihinde gerçekleşerek hayatıma eklendi. Şunu da söylemeden edemeyeceğim, kışın orada olmak büyük bir ayrıcalık, başkent hariç diğer yerlerde hiç turist yok. Tüm bozkırlar gerçek Yörük halkı ve doğasıyla sadece sizin.

Moğolistan’a gitmeden önce yaptığım net araştırmalarımda ülkesi hakkında Türkçe web sitesi hazırlamış genç bir arkadaş ile yüzünü bile görmeden dostluk kurmuştum. Bunu hepiniz bilirsiniz bu gezi sitemizde de çok güzel dostluklar kuruldu. Bu kişi ülkemizde Eskişehir Üniversitesi’nde eğitimini geçtiğimiz yaz tamamlamış ve memleketine, Ulanbator’a geri dönen Moğol kardeşim Bolor,  havaalanına ayak bastığım ilk sabah annesi ile sıcak bir karşılamayla beni almaya gelmişlerdi. Bu aile ile başkentte üç gün kaldım. İki odalı dairelerinde bir odayı sadece bana taksim ettiler. İlk günümde onuruma ülkelerinde pahalı olan taze meyvelerle donatılmış mutfak masasının başında annenin pıtır pıtır hep bir şeyler hazırlayıp pişirmesini, özel günlerde ve misafirlere hazırladıkları koyun etli buharda pişen buuz böreğinin yapılısını annesiyle karşılıklı üç minik kadeh sek Moğol votkasını, ‘toghtoy’ diyerek tokuşturduğumuzu, beni hemencecik çarptığını! Bolor’un çok güzel Türkçesi sayesinde ailesi ile tercümeli sohbetlerimizi asla unutmayacağım.

İlk üç gün boyunca bu şehri arşınlarken mevsim normalinin üstünde olan -10 , -15 C ısıda gezerken kimsenin üşümediğini görmek beni şaşırtmıştı. Hâlbuki seyahatimin uzayan günlerinde -35 C’de görünce bu ilk şaşkınlığımın değeri silindi.  Evet, o ilk günler ılıktı! Dedirtti bana.

Başkent Ulanbator, 2,7 milyon olan tüm ülke nüfusunun bir milyonu askın halkını barındırıyor. Bu yoğunluğun son yıllarda hızlı artışı şehir merkezinin eteklerinde derme çatma kurulan ger – Yörük çadırlarından,  local lokantalarda yemek yerken çok fakir, çoğunun şehir sokaklarında yaşayan evsiz kişilerin birilerinden arta kalan yemekleri istemesinden anlayabiliyorsunuz. Gerçi bu dünyanın her büyük şehrindeki acı görüntü bunu biliyorum ancak Fethiye gibi bir yerde uzun süre böyle şeyleri görmeyince birden insana çarpıyor iste. Bu şehirdeki hızlı nüfus göçünün her yerde olduğu gibi ekonomik nedenden, son yıllarda ardı ardına ve günlerce süren, yaşanan çetin kışlar. Örneğin 2001 kışında -57 C düşen hava şartları herkesin sürülerini kaybetmesine ülke topraklarındaki hayvancılığın üçte birinin açlıktan, soğuktan ölmesine neden olmuş bu insanları çaresizlik içinde bırakıp çok tek tük sayıdaki şehir veya kasabalara göce sürüklemiş. Ülke halkının yarısından çoğu ger denen tek odadan ibaret hayvan yününden yapılan keçe çadırlarında yasıyor. Bu çadırların içi yanan sobanın sıcaklığıyla bu ülkedeki soğuklara en iyi çare. Ancak sürün yoksa bozkırlardaki tek yakıt hayvanın tezeği de yok.

Başkent, Rus Dönemi’nde yapılan kutu gibi beton apartmanlarla dolu iki veya üç odadan ibaret minik dairlerinde yaşanıyor. Karsılaştırma yapmam gerekirse iyi bir daire değilse ki bunlar az sayıda ger çadırında yaşam çok daha iyi.

Ulanbator Termik Santrali, şehrin yanı başında, tüten koca bacaları, gerlerden çıkan soba dumanı ve trafiğin egzozuyla hava kirliliği olan bir kent. Bana 80’li yılların İstanbul’un, yoğun kirliliğini, kömür kokusunu hatırlattı. Dünyanın en soğuk başkenti diyorlar bu kente. Evet, doğrudur. Buna rağmen gittiğiniz tüm iç mekânlar sıcacık, tüm şehir merkezi ısıtma sisteminde, ülkenin kömür rezervi oldukça çok zaten. Uzun yıllar hiç bir sıkıntıları olmayacağa benziyor. Ancak zaman zaman gelen talebe yetmeyen elektrik kesintileri de olmuyor değil.

Bu şehirde turistlerin aradığı birçok modern yeme içme mekânları var. Yaşayan, çalışan yabancı uyruklular da. Yürüyerek tamamlayabileceğiniz şehir merkezinde, altı tane ‘irish pub’ın olması gibi… Buna benzer mekanları daha çok genç yerli sofistike bayan – erkek Moğollularla dolu gördüm. Özellikle şehirli bayanların çok bakımlı ve üstüne basarak ama yanlış ima vermeden söyleyerek, çok güzel olduklarını söyleyeceğim. Bunu tanıştığım tüm Moğol bayanlara da söylemekten kendimi alamadım. Bir akşam Moğol ve farklı ülke gezginleri ile bir barda buluştuğumuzda şimdiye kadar gördüğüm en güzel yüzlü bayanı gördüm ve kendisine ne kadar güzel olduğunu da söyledim. Güzelliği kadar da mutaviziydi.

İlk günlerimde bu şehirde iken – kadının adı var – cümlesi kafamda çınladı durdu. İlk şehir günümden sonra akşam bindiğim taksi şoförü bayandı. Daha sonra Gobi Çölü’nde olsun orta bolümde veya taa kuzeyde Khathal’da donmuş golün eteğinde olsun nereye gidersem gideyim şehir, bozkır, ovalar neresi olursa olsun – bu ülkede kadının adı var – sesini hep çınlattığım anlara şahit oldum ve inanın hiç ummadığım bu kültürel olgularına hayranlıkla baş eğip selam verdim.

Kadın; apartman iskelelerinde boyacı, kadın; taksi şoförü, kadın; petrol istasyonunda size benzin veren, kadın; restoranlarda size yemek pişiren, kadın; size servis yapan garson, kadın; en sofistike barlarda size içki sunan, kadın; pazarcı, kadın; kaldığınız pansiyonların patronu, kadın; ofislerin en çalışkanları, kadın; Gobi’de deveyi sağan, kadın; süpermarketlerde çalışan, kadın; çocuğuna İngilizce öğreten, kadın; ger çadırında kocasına çocuğun altına bak diyebilen, kadın; evde tek ehliyeti olabilen, kadın; kaldığım ev pansiyonunda tek İngilizce bilen, kadın; kasap, kadın; minibüs muavini, kadın; müzelerde çalışan vs diye çok uzun gidiyor. Son 15 yılın ekonomik zorluklarıyla kadının her iş sektöründe çalışması gerekmiş deniyor. Ancak bozkırlardaki kadın yerinin de çok önemi olduğunu görünce bunun temelde var olduğunu sezinliyorum.

Moğol yemekleri et ve hamur ağırlıklıdır. Bıkarsanız çeşit de var Çin, Japon, Çek, Kore, Fransız, irish, Batılı hamburger pizza – fast food vs (McDonald yok, yuppiii diyorum) konaklamalar başka ülkelere göre çok değil ama gelen turiste yanıt verecek şekilde. Moğolistan’a gidenlerde kalacak yer konusunda beş yıldızlı yerleri aramayan kişiler olmalı zaten.

Bu çeşitlilik sadece şehirde geçerli. Kırsal bölgelere açılınca bulunduğunuz yerde ne pişerse veya kaldığınız ‘ger’deki aile ne pişirirse onu yemeye hazır olun. Ne pişerse pişsin kesinlikle yüzde yüz organik ve sade. Organik konusuna bozkırlara açıldığım anları anlatırken tekrar değineceğim.

Şehrin can damar noktası Sukbaatar Meydanı. Bu geniş meydanda Parlamento Binası oldukça görkemli görünüyor. Hemen önünde meydanın ortasında 1921’de ülkeyi devrime taşıyan Çinlilerden egemenliklerini kazandıran Damdin Sukhbaatar’ın heykeli var. Bolor kardeşim –*bu bizim Atatürkümüz’dur* demişti.

Parlamento Binası’na tırmanan basamak başında kara bir görüntüde gücünü kuvvetini gösterircesine oturtulmuş. Milyonlar harcanarak yapılmış görkemli Timuçin Cengiz Kaan bronz heykeli gelip gecene bakarak iste bunlar benim torunlarım dercesine meydanın, ülkenin gururu ve adeta gücün kuvvetin sembolü.

Tarihte de yazar Cengiz Kaan ve imparatorluğunun toprakları bugüne kadar gelmiş geçmiş en büyük ve kuvvetli imparatorluktu. Ülkede adı en çok kullanılan imparator her yerde adıyla isimlendirilen yerler var. Havaalanından tutunda tişörtlere, hediyelik eşyalara, biraya, votkaya, restoranda, alışveriş dükkânları adına kadar Cengiz Kaan ismi marka. Bugün onun doğup büyüdüğü batı bölgesindeki Khenti hala Moğol toprakları içinde.

Şehirde gezdiğim müzeleri, manastırları, pazarını, çocuk yurduna ve Şaman bir bayanı ziyaretimi, yine seyahat sonunda döndüğüm başkentteki son üç günümü konularıyla alakalı ayrı bölümlerde anlatacağım.

Üç günden sonra asil gitme nedenlerimden olan orta Moğolistan bozkırları, Yörükler ve Gobi Çölü için yolculuk hazırlıklarına başladığımda bozkırlara ulaşmanın bir tekerlek izleğinden ibaret olduğunu, bu bozkırlara ancak özel taşıtlarla yolu bilenle gidilebileceğini, kışları ancak birkaç turist toplanıp organize olarak yapabileceğimizi öğrendim. Kışın turist azlığı nedeniyle iki ayrı guesthouse da kalan kişilerle birleştik. İlk üç gün için 5 kişi, geri kalan gezi için 3 kişilik bir ekip oluşturduk. İsteğimize göre bir rota hazırladık. Rus tipi taka bir van, şoför ve rehberle 12 günlük Güney Gobi’ye kadar inen çember bir geziyi planladık. Gobi’ye gidiyoruz…

 

Next:

Gobi Çölü’ne Doğru

You may also like

  1. Kaan yanlış yazılmış .Türkçede Kağan olarak yazılır okunur ve bilinir.Bilge kağan gibi Oguz kağan gibi.Yazınız çok güzel teşekkürler.

Post a new comment