Chapora

16 Eylül of 2011 by

08.09.2011

“Bu görünen ben, ben değilim. Şu halde, ‘ben, ben’ dediğim kimdir? Söyle, söyleyen ben değilim. Peki, ‘benim dilim ile söyleyen’ kimdir? Söyle. Aslında, ben baştan ayağa kadar bir gömlekten fazla bir şey değilim. Benim gömleği olduğum varlık kimdir? Söyle;”

Hint yemeklerinin olmazsa olmazı baharat. Bizim dilimizle komik bir ses benzerliği, ülkenin kendi dilindeki adı da ‘bharat.’ Bu baharat ülkesinin mutfağına, midesi sağlam olmayanların adeta girmesi yasaklanmış. Bizim bir tutam dediğimiz baharatlar buralarda avuç avuç. Et yenen bölgelerde tavuk, keçi, balık, yengeç masala adı verilen, tereyağı ve 25 adet baharatın karışımı olan ‘masala’nın içinde pişen, pirinç ve patatesle sunulan yemekleri durumun en güzel özeti zaten. Sebzeleri bile baharatsız pişmez. Bazen yemeğin içine attıkları chilly biberlerde dudaklarınızın şişmesi için tuz niteliğinde. Bu aradaki bu baharatlara ve acıya öylesine alıştım ki yemeğe oturduğumuz zaman hemen ‘masala’lı ya da bol ‘körili’ bir yemek söylüyorum. O biberle de vazgeçilmezim oluyor. Ete düşkünlüğüm çocukluğumdan ve annemden kaynaklı. İkimizin de büyük bir sevdasıdır. Tahminen bir hayvanım yemediğim bir yeri yok. Etsiz yemek yiyemiyorum yapım bu.

Hindistan bu bakımdan çok zorlandığım bir ülke oldu. Giderken dediler “bak Öykü yapma etme sen oralarda yitip gidersin, tavuktan başka hiçbir şey bulamazsın.” İnat ettim gittim buldum. Nepal’de bufalo ve yak etine doyduk zaten orası için sıkıntı pek yoktu. Budist bölgelerinde inek dışında her şeyi bulmak mümkün. İşin zor kısmı Müslümanlarla Hinduların beraber yaşadığı bölgeler. Hindular inek etini, Müslümanlar ise domuz etini yasakladığı için zaman içinde eti tamamen mutfaklarından çıkarmışlar. Özellikle Pushkar’da çektiğim 4 – 5 günlük acıyı anlatamam. Yumurta dahi yasaktı. İsrail mutfağından ‘laffa’ (arasına sebzeler, peynir ve birkaç sos doldurulan gözleme gibi bir şey) yiye yiye gerçekten protein eksikliğinden – psikolojik olarak tabi – güçten düştüm. Neyse ki artık böyle bir sıkıntımız kalmadı. Goa’nın Hıristiyanlığı beni kurtardı. Yine inek eti elbette yok ama menümüzde bol bol balık, oğlak ve tavuk var. Beni tanıyanlar şuan bir çeşit bayram yaptığımı bilirler. En rahatımız ise aramızdaki vejetaryen olan erkek arkadaşımız. Sürekli denediği değişik sebze yemekleri ve doyan karnı ile bana nispet edercesine gerine gerine gezdi. Şimdi ise durumu eşitlemeye çalışıyorum…

Geçen gün yolda tanıştığımız adamın biri bize gece Chapora’da ‘monkey house’ diye bir yerde parti olacağını söyledi. Hintlilerin sürekli içip yabancı kadınlara rahatsızlık verdiği için kabul edilmediği bu yer – oldukça tahmin edilebilir bir durum – bir bar ya da bir gece kulübü değil. Burada uzun yıllardır kalan ve sürekli partiler veren birinin eviymiş. Çocuğun ismini vererek rahatlıkla girebilirmişiz. O ışıksız gece karanlığında şuan geçtiğimiz yollarda çok aramıştık bu yeri ama şimdi anlıyorum ki birinin eşliğinde gitmeden bulmak gerçekten imkânsızmış. Kuzey Goa’nın en güzel iki sahili olarak duyduğum Vagator’u gerçekten beğenmiştim. Çok rahatlatıcı gelmişti bana. Ne de olsa incecik kumlu sahiliyle ilk göz ağrımdı o benim.  Şimdi Vagator’dan bir ormanla ayrılan hemen yanındaki kasaba Chapora’ya doğru bu sefer gündüz gözüyle yol alıyoruz. Dapdar yollar ve yüzümüze çarpan dallar ile gizlendiğini düşündüğümüz – o ev de kesin bunlardan biriydi ama nafile – ormanın içlerindeki evler ile keyifli bir yol izliyoruz. Kendimiz mi yarattık bilmiyorum ama gerçekten burası bana çok gizemli geldi. Hatta arkadaşımızın tutmak istediği ev yeri olarak ta burayı belirledik. Sakin, huzurlu, ormanın içinde ama aynı zamanda da kendi içinde hareketli bir yer istiyordu. Burası onun için biçilmiş kaftan bence.

Önümüze çıkan ineklerden kurtulabilirsek yakınlaştığını yine gürül gürül sesinden duyduğum sahile ulaşacağız. Gerçekten şu ineklerin yollarda yatması işine aklım ermiyor. Hayvanda korkudan eser yok koca koca kamyonlara bile kafa tutuyor.  Bazen öyle an geliyor ki aşağı inip bir sopayla kovalamanız gerekiyor. Ben ineklerin, kutsal olduklarını bildiklerini düşünüyorum. Artık bu kesin. Gürültüsünü duyduğumuz dalga sesleri kayalıklarda patlayan dalgalarmış. Chopora’nın baktığınız zaman sahile benzeyen kumları var ama üzerlerini öyle pislik kaplamış ki aşağıya inmek bile istemedik açıkçası. Her yer ineklerle dolu. İnek plajı olmuş burası. Pisliğin nedeni ise burasının bir koy oluşu. O heybetli dalgalardan hiçbir eser yok. Durgun su. Zaman içinde kapalı bir göle dönüşmüş. Hindistan koşullarını da düşününce burasının bir çöp havuza dönüşmesinin önüne geçilememiş. Hep mi böyleydi zamanla mı bu hale geldi bilmiyorum ama en güzel sahillerden biri olarak geçmesi beni düşündürdü. Belki de ben yanlış anladım sahili için değil ortamı için demişlerdi. Yine de çok hoşuma giden bir şey buldum. Kocaman tahta gemiler var. Belli ki çok eski ya da musonlardan dolayı kızağa çekilmiş. Hemen sahilin yanında havada duruyorlar ama onlar artık bir deniz aracından çok bir ev olmuşlar. Çadırlarla üzerleri kapatılıp insanlar içine yerleşmiş hatta bacaları bile tütüyordu. Muhtemelen yemek pişiriyorlar. Gerçekten bir süre orada yaşamak isterdim. Eski bir gemi evde.

Yılmadan o hayalimdeki kartpostallık sahili bulmaya devam ediyorum. Chapora’dan da istediğim verimi alamadım. Ama hala oradan vazgeçmiş değiliz. Her şey benim için güzel kumlu bir sahil olduğu gibi arkadaşlarım için öyle değil. Aklımızın bir köşesine burayı yazıp yolumuzu buradan alıyoruz. İlerlerken hemen yanı başımızda sarmaşıklarla çevrelenmiş bir ağaç görüyoruz. Ağaçtan sarkan küçük dallar insan ağırlığını bile taşıyabiliyor. Hemen Türk aklı ile buradaki arsayı aldık çevreyi düzenledik üzerine harika bir ağaçtan ev yaptık. Keyfimize göre mekâna bile dönüştürdük. Gelen yabancılar için uğrak bir yer haline getirdik. Belki. . .

Previous:

Calangute

Next:

Arambol (Harmal)

You may also like

Post a new comment